Yekta Kopan’dan Alıntılar

Meğer her ayrılık sevdiğin bir şairin intiharı gibiymiş. Beden kendini sonsuza gömüyor, sadece dizeler ve duygular kalıyor geriye.

Şu anda, tam da şu anda, ruhumu silkeleyen öpüşünü hatırlamaya çalışıyorum. Olmuyor. Gözümün önüne o sahil kasabasındaki evde -sahi neresiydi orası?- teninin bilgeliğini katarak yaptığın domatesli makarna geliyor. Komik değil mi? Gül o zaman, sen hep gül. Dalgalar denizde dans ediyordu, senin omuzların kıpır kıpırdı. Bir metin okumuştun sonra, sen mi yazmıştın alıntı mıydı hatırlamıyorum, keşke bir satırını hatırlasam. Buğday nasıl makarna oluyor, demiştim. Oluyormuş meğer, her şey olabiliyormuş. Şimdi dalgalar başka kıyılara vuruyordur lacivert bedenlerini. Peki senin omuzların nasıl?

Sevgilim…

Meğer her ayrılık cesur bir bedelmiş. Ama şu anda hatırlayamasam da sakın dudaklarını unutmamı bekleme benden. Bir diyet gerekiyorsa eğer, artık makarna yemem.

Komik değil mi? Gül o zaman, sen hep gül…

**

Yırtılan sayfalar, beğenilmeyen cümleler, votkalanan biralarla geçen dakikalar geceyi getirdi eve, sessizlik omuzlarıma çöktü. “Yorgunum baba,” diye mırıldandım aynaya bakarken. Yorgundum.

**

Sadece beş saniye baktım arkasından. Beş saniyelik bir şeydi hayatım. İlk kez bu kadar cesurdum, ilk kez başkaları umurumda değildi, ilk kez yaşadığım bir evde gökkuşağının ışığını görüyordum, ilk kez bu güne kadar yazdığım bütün hikayelerin kelimeleri tropikal çiçekler gibi yollarıma seriliyordu, ilk kez görüyordum koridor duvarlarının Yeşil Ev’in panjurlarından bile korkutucu bir renge boyanmış olduğunu, altın sarısı bir dere suluyordu evimdeki doğayı… Gözlerimi kıstım ve bildiğim-bilmediğim kahkahaların en büyüğünü attım.
Duvardaki geçit beni bekliyordu, biliyordum.

**

Üç günlük geziden geriye kalanlar çalışma masasının üstünde duruyor, boş boş bakıyorum. Gezi dergilerindeki karelere özenilerek çekilmiş bir avuç turistik fotoğraf, kaldığım üçüncü sınıf otelin lobisinden aldığım üstü çiziklerle-notlarla dolu Londra haritası, beş günlük toplu taşıma kartımı içine yerleştirdiğim plastik Oyster-Card kılıfı, o yıl 100. kuruluş yıl dönümünü kutlayan Foyles Kitabevi’nin ve gittiğim kafelerin, pub’ların bedava kartları, telefon şarjımın iki uçlu fişini üç uçluya çeviren adaptör, bitmiş bir aşkın ardından iade edilmiş üç beş hediyelik eşya -iki katlı otobüs şeklinde kalem kutusu, Big Ben biblosu, George Bernard Shaw ve Oscar Wilde karikatürlerinden kitap ayraçları-, birkaç restoran broşürü ve küçük siyah not defterim. Bir de babamın “alınacaklar” listesi var, incelikli bir el yazısıyla avuç içi kadar bir kartona yazdığı, dört maddelik bir liste. Yola çıkmadan bir gece önce kapıdan uğrayıp almıştım, içeri gir diye ısrar etmişti, girmemiştim.

Siyah beyaz The Beatles fotoğrafını alıyorum elime, ışığa tutup inceliyorum. John, Paul, George, Ringo. Dördü de gülüyor bana. İyi de, ben bu anılar çöplüğüne her baktığımda neden ağlayacak gibi oluyorum. Anlamak için yazmalıyım.

**

İki sokak çalgıcısı folklorik bir şarkının küf kokan sedasıyla geçiyorlar önümüzden; biri akordeon, diğeri mandolin benzeri bir şey çalıyor. Azıcık bir güneş Londralıları sokağa dökmeye yetmiş; ince gömlekler, tişörtler, askılı bluzlar, şortlar, mini etekler, sandaletler. Üç kişilik bir aile önceden yazılmamış bir oyunu oynayarak yürüyor; güler yüzlü anne, üç dört yaşlarındaki kızını kucaklamış babaya bir şeyler soruyor ama cevap veremiyor adam, çünkü küçük kız minicik elleriyle ağzını kapatıyor, kahramanıyla yaşadığı aşkın annesi tarafından bölünmesini istemiyor, oyunda rolü bu. Sokağın başındaki çiçekçi 3 sterlinlik ayçiçeklerini yeşil bir kağıda gelişigüzel sarıp leylek boyunlu bir oğlana veriyor, beceriksiz şövalye taklidiyle diz çöküp sevgilisine uzatması için. Gülüşüyorlar. İki ispanyol’un gürültüsü yayılıyor sokağa, bir kadın polise Ladbroke Grove’a nasıl gideceklerini soruyorlar, yol tarifini anlamıyorlar ama polisle fotoğraf çektirmek yetiyor onlara.
Hiçbir geçmişim olmayan bir coğrafyanın parçası gibi hissediyorum kendimi, rahatlıyorum. Kuşkulardan arınma anının bir farkı yok çocukluk fotoğraflarına bakmaktan.

**

– Her şey başta biraz garip geliyor ama alışıyor sonra insan.

Hastalıklı düşüncelerimden öylesine utanıyorum ki böyle şekerli, kitabi bir şey söylüyorum. Daha fazla rezil olmamak için uzun süre susuyorum, neyse ki biralar geliyor o arada, suskunluğumu sıvıyla kamufle ediyorum.

**

Bakışıyoruz. Biri erkek biri kadın, az rastlanır Farsça bir ada sahip iki kişinin, Londra’da, Portobello yolunda, George Orwell’in 22 numaralı evinin tam karşısındaki kaldırımda, Saatleri Ayarlama Enstitüsü nedeniyle karşılanıp güven ve güvensizlik, merak ve korku, şaşkınlık ve soğukkanlılık, aşk ve gurur, babalar ve çocukları, uzaklık ve yakınlık, neşe ve hüzün bahçelerinden topladıkları elmalarla armutları aynı sepete koyması ne kadar garipse o kadar garip bakıyoruz birbirimize.

**

Bir şeye, bir zamana, birine aldanmamak içimde bir uçurum gibi büyüyordu. Kahvenin sıcaklığından yanan dilimi, damağımın serinliğinde tedavi etmeye çalışırken aklıma Pavese’ nin sözleri geldi:

” Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır. “

**

– Belki de Bu Son –

‘ Bu kadar gevezeyken hayat, uykusuz gecelerimin zor bulunur rüyalarına sinen fısıltılardan fazlasını istemiyorum. Ruhum kalemini çoktan kırdı. ‘

**

Kitaplardan başka nefes alacağım balkon kalmadı gerçeklikler şehrinde. Bilinen en eski usulle süngere dalan avcıdan farkım yok, öyle dalıyorum yazının okyanusuna. Her vurgunda, bir sonraki kitaba açıyorum ciğerlerimi. Parçalansa bedenim korkmam, kaç kere yeniden çizdim kendimi defterlerime.

Instagram hesabımız: Kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın