Adalet – Berk Bozbel

Gece soğuk ve ürperticiydi. Sokaklar sessiz ve derin bir uykuya daldı adeta. Kısa kollu

üstümden sarkan iki dirseğimi, kenarları soyulmuş pencereye doğru dayadım. Sıradanlıktan

ve dev ruhsuz beton binalardan kurtulmuş mahallemi seyrediyordum. Sokak köpekleri bir

uğultu eşliğinde sürü halinde geziniyorlardı. Babam o gece eve döndüğünde de, köpekler

uğulamıştı. O geceden beri hep su saatlerde uyanır, sokağı seyre dalarım. Başında,

dedeminkine benzeyen bir kasket, uzun gri bir paltosu ve sararmış bıyıklarının arasındada

tüten sigarası vardı babamın. Grevin son günüydü o gece. Annem çok karşı çıkmıştı. “Gitme

Memduh… Bu yaştan sonra işsiz kalırsan naparız biz.’’ diye çokça kere uyardı. Babamın

greve gideceği günler ona kahvaltı bile hazırlamadı. Çayını şekersiz verip, sigarasında ki

tütünü birçok kez boşalttı belki anlar diye ama babam direncem dedi, “Hukuk var, mahkeme

var ulan memlekette kimse işten atamaz beni.’’ diye söylenip durdu ama sonuç… Patron grevi

bitirmezlerse hepinizi kapı önüne koyarım diyerek tehdit etmişti çalışanlarını. Babam ve

arkadaşları aldırmadılar ama o kahpe ve soysuz patronun sözlerini. Bir gün daha devam

ettiler. Ardından grevin başını çeken sendikanın müdürü, babamın ve arkadaşlarının çalıştığı

konfeksiyonun patronu ile anlaşınca, grev bitti. Herkesi eve yollayıp yallah demişler. O gün

anladım ki, bu grev babamın ve arkadaşlarının değil, sendikanın it müdürü ile konfeksiyonun

kahpe patronu arasındaki al gülüm ver gülüm greviymiş. İlk defa babamın boynu o zaman

eğilmişti. Köpekler o gece uğulamaya başladı. Ağzındaki sigarası ile ağır ağır yürümüştü

mahallenin arnavut kaldırımını. Annem, babam greve gittiği günlerde mutfağın dört köşeli

camın arasından hep onun eve gelmesini beklerdi. Mutfaktan ağlama sesleri gelince, güzelim

uykudan uyanıp koşa koşa mutfağa doğru gitmiştim. Annem dizleri üstünde mutfağın parke

taşlarını çökmüş, tülbenti ile göz yaşını siliyordu. Koşa koşa yanına gidip, boyununa

sarılmmıştım.

‘’Anne noldu… Niye ağlıyorsun?’’ diye sordum.

‘’Oğlum… Baban eve geliyor.’’ diyerek ağlamaya devam etmişti annem.

‘’Ee anne ne güzel işte sokakta mı kalsın babam. Grev bitmiştir belki.’’

Annem cevap vermemişti. Odama doğru gidip, camdan dışarıyı seyrettim. Babamı arıyordum.

Kaldırım taşının üstüne otutmuş, kasketini çıkarmış başını kaşıyordu, ardından sigara üstüne

sigara yakıyordu. Yanına gitmeliydim. Babamın çok dostu yoktu çünkü. Bir ben birde annem

vardı. Tekrardan mutfağa gidip annem ne yapıyor diye baktım. Yoktu. Salona baktım.

Kanepenin kenarına oturmuş çeyizlik bileziklerini sayıyordu.

‘’Anne napıyorsun sen ya. İyi geçmiştir belki grev. Yada karnı acıkmıştır yemek yemeğe

gelmiştir babam.”

‘’Karışma işime oğlum… Git yatağına yat sen. Sen yorma kendini, o baban olcak adam

düşünsün ne bok yiyeceğini şimdi.”

Salonun beyaz tahta kapısını sertçe kapatım aşağıya inmiştim. Annem hiç bir şey dememişti.

Merdivenleri üçerli beşerli atlayıp, binanın kapısını açmıştım. Bir anda arkasını dönüp bana

baktı babam. Ağlıyordu. Utancından kafasını dizlerine dayamıştı hemen. İlk defa ağlarken

görmüştüm onu. On iki yıllık yaşamım sonucu anlamıştım ki babalar bile duygusal

olabiliyormuş. Binanın kapısını kapatıp, seyrek adımlarla yanına gitmiştim. Kaldırım taşının

üstüne oturup babamı seyrettim. Paltosundan cep votkasını çıkarıp tamamını tek seferde

dikmişti. Sonrada paltosunun yere sarkan ucu ile ağzını silip bir sigara daha yaktı.

‘’Baba niye eve gelmiyorsun? Eve gelmiyorsan niye ağlıyorsun?’’

‘’…’’

‘’Baba sana diyorum… Baba!’’ diyerek omuzuna dokunmuştum. Cevap vermiyordu bir türlü.

‘’Baba grevle ilgili bir şey mi oldu? Bak olduysa paramız var. Annem çeyizlik bileziklerini

çıkarmış, altınlarını sayıyordu. Üzülme baba ya.’’ diyerek omuzuna başımı yaslamıştım.

Konuşmuyordu babam. Omuzu sıcacıktı ama. Kendimi belgeselerde ki bir kutup ayısına

sarılmış gibi hissediyordum. Kollarımla babamın göbeğine sarıldım ardından. O da nasırlı

elleriyle başımı okşama başlamıştı. Konuşmadığı için bana darıldığını zannetmiştim. Öyle

değildi ama herhalde. Babam ellerini yeni bir sigara yakmaya götürdüğü sırada başımı

kaldırıp babama doğru tekrardan baktım. Gözleri, amcamın kehribar tespihin saydam

boncukları gibi olmuş. Ben ona bakmaya devam ediyordum. O ise hiç dönüp, ‘’Üzülme

oğlum, hali vaktimiz yerinde.’’ demiyordu. Yanımızdan geçen sokak köpeklerine bakıyordu.

Sokak lambaların çoğu patlak olduğundan göremiyordum tam kaç tane olduklarını ama baya

kalabalık gözüküyorlardı. Babam, yanından geçen bir tanesini durdurup, başını okşamaya

başlamıştı, tıpkı bana yaptığı gibi. Köpek ile aynı dereceye sahip olduğum için üzüldüm,

darıldım hatta. İtleri hiç sevmezdim çünkü onlarda beni. Geçen mahalle maçında teki gelip

eve kadar kovalamıştı şerefsiz. Buranın köpeklerinin dişleride kocamandı. Hırladıkları zaman

bilmem kaç tane dişlerin arasında salya akıttıkları vakit, feleğim şaşar. Babamında

dakikalarca o köpeği sevmesine o kadar gıcık olmuştum ki, itin götüne tekmeyi koyup hızlıca

binanın içerisine kaçmıştım. Merdivenlerin basamaklarını birkaçını çıktığımda arkama dönüp

baktım. Demir kapının eşiğine yapışmış deli gibi havlıyordu. Aşağıya inip, kapıyı kontrol

ettim. Kilitliydi. Köpeğin dev gölgesi ama buğulu camın ardından gözüküyordı. Gününü

göstercektim ama ona. Benimle sidik yarıştırmak neymiş görsün itoğluit. Kapının üst

demirliğine bir tekme daha attıp koşar adımlarla evin kapısı önüne gelmiştim. İyi oldu iyi diye

düşünmüştüm. Kan ter içinde kalmıştım ama. Evin ziline alel acele abanarak basıp durdum.

Annemin terlik sesleri gelmeye başlamıştı. Gittikçe hızlanıyordu da. Bir anda kapıyı açıp,

derin bir nefes aldı.

‘’Oğlum manyak mısın sen? Öyle kapı mı çalınır ya!”

Teki yırtılmış tuvalet terliğimi çıkardıktan sonra anneme bir şey demeden geçtim içeriye.

‘’Eşek başı mı konuşuyo lan burda Tevfik!’’

‘’Git onu o babam olacak adamla konuş anne. Beni mahallede kovalayan itin bile benden

daha fazla itibarı var.’’ Diyerek öfkeli bir şekilde odama girdim. Üstümdeki kısa kollu üstü

çıkararak çıplak yatmaya karar verdim. Büyümüştüm artık ulan ben. Üstü çıplak yatabilirdim.

Gerçi büyüdükte noldu… Şu yavşak iti babam benden daha çok sevdi. O kadar destek

verdim… Başımı omuzuna yasladım. Bu işinde üstesinden de geliriz dedim. Ama olmadı

işte… Allah’ın yavşak iti hiç konuşmadan benle aynı konuma geldi. Odanın içerisinde deli

gibi dolanıyordum. Bir şey yapmalıydım. Babam delirmiş. Hem delirmiş hem işsiz, tam bir

felaket. En iyisi iş bulmaktı. Aynen iş bulup, kendi okul paramı kendim kazanacağım… Yaz

tatilinde de bunlara bir bok yük olmayacağım. Bir de üstüne, artan paraları bir zarfa koyup

babama verirdim. Zarfa koymam gerekirdi çünkü büyük adamlar ya da kibar tabiriyle götü

büyük adamlar öyle yapardı. Yarım sabah gidip kendime iş bulacağım anasını satıyım. Bir

yandan itibarımı yükseltip, diğer yandan da aileme destek olacaktım. Ütü masasının üstünde

konaklamış Windows XP yüklü bilgisayarımı açıp, iş bulma sitelerine bakacaktım. Gri

çerçeveli ekranın alt tuşundaki dev tuşa basıp ekranı açtım. Google’ye girip araştırdım biraz.

Yirmi dört saate iş bulma garantisi veren bir siteye girdim. İçi mor renkle boyalı kaydolma

tuşuna bastım. İki dakikada hepsini doldurdum hemen. Ardından gönder tuşuna tıklayıp

bekledim. Her şey çok güzel olacaktı. Kendi paramla ayakta duracaktım. Kalan paraları da

babama verip, saygı ve değer kazanacaktım. Birkaç dakika sonra dev bir kutu açıldı ekranda.

Bilmem kaçıncı kanunun şu fıkrası şu maddesi gereği on sekiz yaş altındaki kişiler

kaydolamıyormuş. ‘’Hadi lan ordan’’ diyerek kapattım tekrardan bilgisayarı. Alt komşunun

oğlu niye berberde çırak o zaman. Camın başına geçip, aşağıya doğru babama baktım. Köpek

sırt üstü uzanmış bir sağ bir sola kıvranıyordu. Babam da gülerek göbeğini kaşıyordu itin.

Hızlı bir şekilde dolabımdan boncuklu silahımı çıkardım. Kabzasını kontrol ettim. Sekiz tane

boncuk vardı. Şarjörünü yerine takıp, parmak uçları üzerinde cama doğru yaklaştım. Tam

gövdesine isabet ettirirsem gebertirdim hayvanı. O zaman iş bulmak zorunda da kalmazdım.

Babam beni sevmeye mecbur olurdu. Bir tek beni. Sürgüsünü çektim tabancamın, tek gözümü

kapatıp hafifçe eğildim camdan. Şerefsiz halen daha debeleniyordu sırt üstü. Yavaşça tetiği

çekip, hemen aşağıya doğru eğildim. Birkaç adım geriye gidip camdan dışarıya baktım.

Yatıyordu daha yavşak. Arpacağını kontrol ettim. Ucu hafif yamulmuş. Silahı bacaklarımın

arasına sıkıştırıp, namlusunu düzeltip tekrardan sürgüsünü çektim. Ağzına sıçacaktım bu sefer

itin. Yedi tane boncuk vardı. Taşşağına ateş etsem kısır kalırdı en azından. Tek gözümü

tekrardan kapatıp eğildim yavaşça. Bu sefer arda arda üç kere ateş ettim. Kesin vurmuştum

yavşağı. Kaçamak bakışlarla baktım. Ayaklanmış bu sefer. Beni görünce de havlamaya

başladı şerefsiz. Babam ise paltosundan bir cep votka daha çıkararak kafaya dikiyordu.

Dikkatini bile çekmemiş köpeğin ayaklanması ve havlaması. Demek ki babam kimseyi

takmıyordu bu sıralar. Anlatmıyordu da ne olduğunu. Babama baktıktan sonra tekrar köpeğe

doğru baktım. Hiçbir yeri kanamıyordu. İnlemiyordu da şerefsiz. Bu sefer bilgisayarın faresini

söküp aşağıya doğru fırlattım. Kafasında sekip, kaldırım taşının üstüne parçalandı komşudan

çaldığım güzelim fare. Köpeğin havlama sesi yükselirken mutfağın camın annem başını

uzatmış bana bakıyordu.

‘’Ne anne ne! Görmüyon mu babam kimseyi takmıyor. Şu Allah’ın belası itte bir gebermedi

gitti.’’

Sessiz kaldı yine annem. Ulan evde kimse konuşmuyordu. Başka zaman yapsam bunları

ağzıma etmişlerdi.

‘’Anne! Anne! Sana diyorum.’’

Annem, sertçe mutfağın penceresini kapatarak göz yaşları içinde içeriye doğru kaçtı. Bende

hemen peşine takılarak merak ettim nereye gidiyor diye. Evin koridoruna çıkarak avazım

çıktığı kadar ‘’Anne!’’ Diye bağırarak… Salona, tuvalete baktım yoktu. En son yatak odasına

doğru yaklaşınca orda olduğunu fark ettim. Metal kapı kolunu biraz zorlayarak açmaya

çalıştım, kilitlemiş.

‘’Anne açsana kapıyı ya… Kimse konuşmuyor benimle. Babam susmuş, sen bari konuş

anne!’’

Annem yine konuşmayarak, ağlamaya devam ediyordu. Kapının başına oturup kulağımı

kapıya doğru dayadım. Ağlama ve hıçkırma sesi dışında bir şey gelmiyordu. Kapıyı iki üç

kere sertçe yumrukladım ama annemin ağlama sesi kadar içten ve samimi değildi onu

anladım. O yüzden herhalde herkes susmuş, beni takmıyordu. Kendi götümü kurtarmak ve

itibar için yapıyordum bunları. Babamın işsiz kalması o kadar umurumda değildi. Annemin

neden ağladığını ortada hiçbir şey yokken anlamıyordum. Babamın eve erken gelmesi bu

kadar mı kötü anasını satıyım. Kendimi düşünmeyeceğim bundan sonra, sikerim ya. Ben yok,

ailem var bundan böyle.

‘’Anne kusura bakma ben hep kendimi düşündüm. Boktan itibarımı düzeltmek ve yükseltmek

için bu kadar yalvarıyorum ve çabalıyorum. Babam köpekleri sevsin bundan sonra umurumda

değil. Ama sen bari beni sev anne ha.’’

‘’…’’

‘’Yav anne tamam babamda beni sevsin, bende onu seviyorum. Bakma böyle dediğime blöf

yapıyorum işte. Bak bundan sonra bende para kazancam. İş bulcam, kendi okul harçlığımı,

defter, kitap, kalem parasını ben karşılayacağım. Bunu kendim için yapmıyorum, sizin için

yapcam. Vallaha bak anne, inan bana ya. Babamda bir iş bulur herhalde. Koskoca terzi ustası.

Olmadı okul zamanında da çalışırım, babama yeni dükkan açarız. Babam o zamana kadar

yine severse belki dükkanın adını Tevfik koyar. Tamam mı anne? Anne!’’

‘’…’’

Ve işte o geceden beri, her ay ışığı gök yüzüne selam verdiği vakit, direklerimi cam kenarına

dayar, köpeklerin uğultusunu dinler, sanki her an babam çıkıp ta boynu bükük bir şekilde şu

mahalle yokuşunu geçecekmiş gibi gelir. Anneme söz vermiştim iş bulacağım diye,

bulamadım ama. Hüsnü berberin yanına gittim. Onun dükkanı direk mahallenin girişindedir.

Hem yakın olur diye düşündüm, belki de iş öğrenirim diye ümitlenmiştim. Doluymuş ama.

Alt mahalleden bir çocuk bulmuş, çırak olarak. Çeşitli iş yerlerine gittim. Yaşımın küçük

olması fark etmezmiş… Vücudum dal tanesi gibiymiş. Zaten sigorta denen bir şey yok.

Başıma iş açsam uğraşamazlarmış. Ümidim kalmamıştı artık, ,iş bulma konusunda. Babam da

zaten annemin artan bilezikleri ile kendine bir bakkal açtı üst mahallede. Oraya gidip

çalışıyım diye düşündüm. Hem babama destek olurdum. Annemle oturup uzun uzun

konuştum bu konuyu, dükkan onun üzerineydi çünkü bir daha hayatta babama iş konusunda

güvenmezmiş. Tamam dedi, olur diye başını salladı annem. Sevinmişti de. Birkaç gün orda

takıldım. O zamanlar sigaraya başlamıştım ufaktan. Saf gibi her gün farklı bir çeşit sigara

deneyince babam çakozladı tabii durumu.

‘’Oğlum bu kadar cigara satmışın, kasa boş ama. Ne iş?’’

‘’Baba ne iş filan değil… Veresiye yazdırdılar.’’

‘’Kim yazdırmış oğlum, defter boş.’’

‘’He baba ben şimdi yazacaktım da, sen geldin işte. Hepsi aklımda ama merak etme.’’

‘’Aklında demi oğlum.’’ Diyerek paltosundan tütününü, Arap kağıdını ve filtresini çıkardı.

‘’Gel oğlum şu veresiye yazdıran insanları bir sebebi ziyarette bulunalım.’’

‘’Niye baba ne alakası var şimdi. Ben hepsinin ismini biliyom ki zaten.’’

‘’Gel sen gel.’’ Diyerek Arap kağıdına doldurduğu tütününün ucunu hafifçe yalayarak çıktı.

‘’Boku yedik’’ diyebilmiştim o sıra sadece. Cebimdeki çakmağı kasanın alt tarafında duran

bulunan beş liraların arasına yerleştirerek bende çıktım hemen dükkandan.

‘’Kimden başlayalım oğlum? Sen söyle.’’

Niye beni götürdüğünü ve niçin adamlara gidip siz bugün sigara aldınız mı diye soracağımızı

hiç kestirememiştim. Bugün dükkana uğrayan tek kişide, Safiye teyzeydi. Oda beyaz peynir

almıştı. Ama belki bana acır da, evet derdi.

‘’Baba, Safiye teyzeden başlayalım.’’ Diye kendimden emin bir ses tonuyla söyleyiverdim.

Sigarayı kundurasının ucu ile söndürerek yavaş yavaş yürümeye başladık. Sigara içtiğimi bir

ben birde mahalle takımının kaptanı Enes biliyordu. O mu ötmüştür diye düşündüm. Hayatta

olmazdı. Seksen kuruşa aldığımız gazoz şişesini kurup, bileklerimize façata atmıştık.

Kanka’lık yeminiydi bu sonuçta. Hipokrat tarzı bir şey. Sıkışmıştır yine diye avutmuştum

kendimi. Gidip veresiyeleri toplayacaktık. Safiye teyzenin evinin önüne geldiğimizde

durumun öyle olmadığını anladım. Kapıyı çalmadan önce babam uzun uzun bakmaya

başlamıştı.

‘’Oğlum çalıyorum eminsin demi?’’

‘’Eminim baba ya. Çal sen.’’

İki üç kere tıkladıktan sonra, beyaz tülbenti içerisinde yüzü buruşmuş Safiye teyze çıktı.

‘’Aa hoş geldiniz Memduh oğlum. Ne oldu, bir şey mi var?’’ Diye çok narin ve tatlı bir ses

tonuyla karşıladı bizi. Tek başına yaşadığı için, haftada bir kere mahalledeki bütün kadınlar

toplanıp Safiye teyzenin evine yemek götürürler. Gün düzenleyip, temizlik yapıp, kazanı

iyicen kaynatırlardı. Bana da bu melek yüzlü teyze kesin yardım eder diye düşündüm.

‘’Şey Safiye abla… Bugün bizim bakkala uğramışsın da bizim şu eşşek sıpası, deftere

yazmamış seni hesabı. Bende teyit ettirmek için geldim.’’

‘’He geldim geldim oğlum. Yarım kilo beyaz peyniri almıştım. Doktor tavsiye ettiydi de.

Kemik erimesi mi ne öyle bir şey varmış.’’

Koltuk altım hafiften terlemeye başlamıştı. Bir anda atılıp,

‘’Safiye teyze sigarada almıştın ya. Şu sarı develi ondan.’’

‘’Yok oğlum sigara içmem ki ben. İki kocam da sigaradan gitti. Hiç içmedim, içeni de

sevmem zaten.’’

Boku yediğim artık, Galatasaray’ın Feneri kendi evinde yenemeyeceği kadar kesindi.

‘’Sağol Safiye abla. İyi akşamlar size.’’

‘’Siz sağolun evladım. Bakkallar artık veresiye almıyor. Benim maaşta üç ayda bir yatıyor

zaten.’’

‘’Ne demek Safiye abla.’’

‘’Durun size şu tepsileri de veriyim. Sizin Safiye geçen bırakmıştı, börek getirmiş sağolsun.

Ellerine sağlık çok güzel olmuş.’’

‘’Söylerim Safiye abla. Merak etme sen.’’

Safiye teyze içeriye girdiğinde, ‘’Annemle aynı adı taşıyon utan be.’’ Diye sessizce

sayıkladım. Birkaç adım geriye gidip, babamın ani bir hareketine karşı kaçız pozisyonuna

girmiştim. Eliyle suratını kaşısa, topuklayacaktım. Babam, ayağını bir ileri bir geri vurmaya

başlayınca, koltuk altımdan ter taneler bir bir süzülüyordu kıçıma doğru. Safiye teyze tepsileri

getirip ardından masum ama bir o kadar da sinsice bir gülümseme ile veda etti bize. Babam

elindeki dev tepsi böreği ile hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Bende hemen arkasından ses

çıkarmadan yürümeye çalışıyordum. Babamın boyu benden taş çatlasa yirmi santim filan

uzundu. Bacakları çok uzundu. Kaldırsa bacağını, saçımın ortasına yerleştirirdi.

‘’Oğlum niye yalan söyledin?’’

‘’Ne yalanı baba. Safiye teyze hatırlamıyordur. Hem dul hem de yaşlı, nerden şey yapsın

kadıncağız. Derdi dünyalar kadar zaten.’’

‘’Oğlum niye yalan söyledin!’’ Diye sert bir ses tonuyla arkasına döndü.

‘’Baba yalan değil ya, ekmek musaf çarpsın ki?’’

‘’Oğlum bak son kez soruyorum. Niye yalan söyledin!’’

‘’Yav baba…’’ Derken, börek kalıntılı tepsinin orta kısmını kafamın üstüne geçirdi.

‘’Korktum baba… Korktum.’’

‘’Oğlum bir daha sigara içtiğini görürsem, yediririm sana o tütünleri. Anladın mı!’’

‘’Sende içiyorsun baba fosur fosur. Gidip dedeme söyliyim mi?’’

‘’Lan rahmetli dedenin şimdi… Siktir git.’’ Deyip o dev bacağını kaldırıp, göğüs kafesimin

üstüne ayakkabısının burnuyla sertçe bir tane geçirdi.

‘’Siktir git eve… Siktir!’’ Deyip yerde yatan bedenimin göt kısmına bir tekme daha savurdu.

Hızlıca ayağa kalkıp, koşmayı denedim. Ama iki yanağımın arası alev gibi yanıyordu.

Göğsümün sol tarafının üstünde da hafif bir yanma vardı. Sekeleyip, mahalleyi tersten

dolaştım. Evin önüne doğru vardığımda, kaldırım taşının üzerine oturmuş bir adam

duruyordu. Sokak lambası tam yanmadığından, yerde duran ufak demir bilye alıp, ‘’Amına

koduğum belediyesi.’’ Diyerek direğin üstüne fırlattım. Ne fayda ama, bilye direkten sekerek

lağım çukurunun içerisine düştü. Biraz daha sekeleyip, yakınlaştığımda turuncu ufak bir

kıvılcım gördüm. Arından yükselen egzotik bir duman. Kesin babamdır dedim. Adamı

öfkelendirdik yine durduk yere. Derdi zaten başından aşkındı. 

‘’Baba! Baba! Ben geldim… Baba!’’

Tam görünmüyordu babam, ama cevap vermediğine göre oydu. Birkaç adım daha sekeleyip

yanına çömeldim.

‘’Baba kusura bakma. Bir daha ağzımı sürmeyeceğim bu merete. Ekmek musaf çarpsın.

Yemin ederim ya.’’

Sigarasından bir fırt daha alıp, burnundan soluduktan sonra,

‘’Sana güvenemem oğlum bundan sonra. Bir kere çalan, her zaman çalar.’’

‘’Baba çalmadım… Tamam denedim, meraktan.’’

‘’Merak etmicen oğlum. Sana zararlı olan hiçbir boku denemicen. Kovdum zaten seni. Başka

bir velet bulcam.’’

‘’Niye baba ya? Nerden iş bulcam ben şimdi?’’

‘’Lan gidip, Kör’ün suyuna işemişsin.’’

‘’Yok baba vallaha öyle bir şey yapmadım ya.’’

‘’Lan anan yalan mı söyliyor eşşoğlueşşek. Safiye teyzene giderken görmüş. Çükünü çıkarıp

işeyip, birde köpeği yanına çağırmışsın içsin diye hayvan herif.’’

‘’Yav baba istemiyorum ben it mit fılan ya. Kovaladı o köpek beni. Çiğ çiğ yicekti şerefsiz.

Sen gidip birde o hayvana su veriyorsun.’’

‘’Ya oğlum o köpek kör ya kör. Gözleri görmüyor hayvanın. Yazıktır günahtır.’’

‘’Tama yazık mazık ta baba… Benim işim nolcak? Harçlığımı çıkartacaktım burdan. Defter,

kalem, silgi parası.’’

‘’Onu sigara içmeden ve Kör’ün suyuna işemeden önce düşüncektin. Git sanayide sürün, orda

iş bulursun.’’

‘’Yav baba mazoşist misin sen kendi oğluna acı çektiriyon? Bırak işte dükkanda çalışıyım.

Vallaha bak bir daha sigara içmem, köpeğin suyunu da işemem.’’

‘’Şansını kaybettin oğlum sen. Annen dedi çocuk sürünmesin orda burda. Acıdım sana. Aldım

seni yanıma ama sen iyilikten bir bok anlamazsın. Seni büyüdüğünde görcem ben. Baba

kıyağı yok o zaman. Gidicen patronun kuyruğuna yapışcan. Senin iyi günlerin bunlar daha…

Bu ara mazoşist ne lan?’’

‘’Şey işte baba bir kitapta görmüştüm. İnsanın kendi kendine eziyet etmesi.’’

‘’Oğlum ben kendime eziyet etmiyorum ki.’’

‘’Ya tamamda baba ne fark eder. Biz bir aile değil miyiz? Ha sen ha ben, ha annem ne fark

eder. Sana yapılmış ayıp bana yapılmış olur, anneme yapılmış olur. Bana böyle davranıyorsan

hayatın ne anlamı var o zaman.’’

‘’Vay vay laflara bak sıpanın. Oğlum bu hayatta adam olmak için acı çekmen lazım. Şu Kör

gibi sürünmen lazım. Hayat adamı siker atar. Arkasına bile bakmaz ondan sonra. Geride kim

kalmış, ne olup ne bitiyor. Umurunda bile olmaz. Ben zaten seni çırak olarak kaportacıya

verecektim. Doluymuş ama. Anasını satıyım herkes çırağını kaç ay öncesinden ayarlıyor, eski

günlerde ki gibi.”

“Ben nasıl iş bulcam şimdi, nerde çalışcam.”

“Git sanayiye çalış oğlumi orda illa sigortasız çalışacak birilerini arıyorlardır.”

“Öyle olsun baba. Bu ayıbını unutmicam ama.”

“Sikerim lan ayıbını şimdi. Götün sıcak yer görünce, sigara içmeye başlamışın. Kör’ün

suyuna işemişin…”

Yüzümü buruşturarak, düşünceli bir şekilde eve doğru çıktım. Evin kapsının önüne çömelip

yaşlar akan yanağımı silmeye çalıştım. Çok öfkeliydim ama. Hayatımda bir kez olsun kendi

ayaklarımın üstünde durdurmak istedim. Aldığım üç liralık top patlayınca, saniyesinde

yenisini almak istiyordum. Aradan bir iki geçmesini beklemeden. Bakkalın plastik

sandalyesinde sigara tüttürken ne güzel hayallere dalmıştım. Mahalle takımının kaptanı ben

olacaktım sonunda. Çünkü bizde kol kasına ve yaşına değil, cebe bakılırdı. Kaptan olmak aynı

zamanda o tayfanın tanrısı olmak gibi bir şeydi. Birisi paraya mı sıkışır, kaptana gidilirdi.

Ödevlerin mi var ertesi güne, mahallede çalışkan bir çocuk bulunup, yumruk zoruyla

yaptırılır… Kısacası her şey senden sorulur senin tezgahından geçerdi. En önemlisi ama

kaptan maç öncesi ve maç sonrası yere sıçar pozisyonuna çömelip sigara tüttürürdü. Kimse

karışamazdı ona ne annesi ne babası. Ben içerken bin bir türlü hale giriyorum, o yüzden biraz

sıkıntılıydı ama onu da bir şekilde hallederdik. İşte şimdi bütün bu hayaller kümesi bok

çukuruna batmıştı. Kimse o hayallere dokunmaz… Kokarlar ve iğrenç bir görüntüye sahiptir.

Seko’ya kalmıştık gene. Seko takımın onursal kaptanıydı. On beş yaşındaydı şimdi, lise ikiye

gidiyordu. Evi de hemen karşımızda ki apartmanda yer alıyordu. Evin önünden ayrılıp,

merdivenleri üçerli beşerli zıplayarak inip, koşarak babama denk gelmiyim diye karşı

kaldırıma geçtim. Apartamnın merdivenlerine çıkıp, yavaşça arkama dönüp baktım. Babam

yine aynı yerde aynı taşın üzerinde oturmuş, bu sefer ama bira içiyordu. Ona baktıkça, hep

içimde tuhaf bir burkuntu oluşuyordu. Kaç günden beri kendine gelememişti. Gri kasketi sağ

bacağında, sol elinde sigarası tütüyordu. Kendisi istemiyordu ama ilgi ve alaka. Annem’le

konuşmaz hadi beni geçtim ben daha küçüğüm, kahvedeki dostları ile bile konuşmuyordu.

Belkide babamın Kör’ün suyuna işemem bile umurunda değildi, sigara içmemde. Hayat dersi

vermek istiyordu bana onu anladım. Babam beni görmesede, yüzüne gülümseyip Seko’ların

zilini çaldım. Kapı açılma sesi geldikten sonra giriş koridiorun hemen sağ tarafına dönüp,

kapının önüne dikildim. Biraz bekledikten sonra kapının eşiği yavaşça açıldı. Kızıl saçlarıyla

memur eşi Farima hanım. Seko’nun annesiydi. Diğer tombul mahalle teyzelerine göre, uzun

ve zarifti. Babam gibi upuzun bacakları vardı.

‘’Buyur evladım.”

“Farima teyze ben Serkan’la görüşmeye geldim.”

“Dur bi çağırıyım.” Deyip kapıyı kapadıktan sonra, dolgun bir sesle “Serkan! Arkadaşın

gelmiş, kapının önünde.’’ Diye Seko’yu çağrıverdi. Ayakabılıramın bağcıkları ile oynayıp,

Kalender Meşrebim’i mırıldandıktan sonra kapının önüne gelebildi sonunda Seko.

“Ne işin var lan bu saate burda Tevfik?”

“Abi iki dakika konuşabilir miyiz? Vallaha çok önemli.”

“Lan senin önemli şeyini ben şimdi… Siktir git. Bir daha da bu saate gelme evin önüne.”

“Abi yemin ediyorum çok önemli ya. Ama burda konuşulmaz, gel biraz mahalleyi

turlayalım.”

Tel tel bıyıklarını biraz ovaladıktan sonra, “Bekle montumu alıp geliyorum. Bak ama geçen

defa ki gibi topum damda kaldı mevzusu ise ağzına sıçarım bu sefer.”

“Yav abi yok. Top mop değil. Gerçekten önemli.”

“Bekle geliyorum.”

Kalender Meşrebim’in geri kalanını mırıldandıktan sonra, annesinden on santim daha uzun,

iri yarı, Tarık Akan saçlı Seko geldi. Evin kapısını kapatıp, mahallede yokuş aşağı yürümeye

başladık. Seko konuşmayınca bende susmayı yeğledim. Eninde sonunda sorcaktı neymiş bu

önemli konu diye. Alt sokağın ilk sapağından sağa dönerek, beyaz renkli bir ticarı aracın

önünde durduk. Niye durduğumuza bir anlam veremedim. Bu girdiğimiz sokağın sonuda

okula doğru çıkıyordu. Burda durup sigara içmeyiz diye düşündüm, çünkü Farima teyze

burdan perderyi bir aralasa ateş böceklerini görcekti. Bakışlarımı Seko’ya doğru çevirdim. O

da bana doğru bakmaya başlamıştı. Gözlerimin içine baktıkça gülmeye başlıyordu sinsi bir

şekilde.

“Seko niye gülüyon lan?” Sorusunun ardından, Seko siyah ceketinden araba anahtarı çıkardı.

“Arabayı mı kaçırcan?”

“Yok oğlum annemin haberi var. Babam köye gitti bir inşaat işi için. Annemde bana dönüşte

sigara alma sözü ile veriyor arabayı.”

“Vallaha mı lan. Ee nereye gitcez?”

Uzaktan kumandalı anahtarı ile kapıları açtıktan sonra, kaputun üstüne oturup bana baktı

yineden.

“Bira içtin mi daha önce?”

“Yok içmedim. Niye sordun ki hem bira içmek maarifet değil ki. Ben bir günde tam on dört

tane sigara içtim. Noldu bakıp kaldın öyle Seko.”

“…”

Yüzünü ekşiterek arabanın içine bindi Seko. Bende hemen peşin sıra yan koltuğa oturup

cevap vermesini bekledim. Ama o da annem, babam ve Kör gibi konuşmuyordu. CD çaların

içine, yan tarafında kola şişelerinden bir CD seçip içine yerleştirdi. Sesini mavi düğmesi ile

biraz açıp, sigarasını yaktı ardından Seko.

‘’Oğlum sen bana ne zaman abi demeye başlican?’’

‘’Ya Seko senle aynı yağmurun altında top koşturduğumuzdan beri sana hep Seko diyorum.

Yani bu mahalle takımı, havası sosyolojik bir olgudur. Büyük küçük ayırmamak lazım.”

“Vay Sosyoloji mosyoloji he. Nerden öğreniyon lan bu lafları.”

“Sende kitap okusan bilirsin bunları.”

“Ne okuyon lan sen böylede konuşuyon.”

“En son Emrah Serbes okudum işte. Güzeldi baya.”

‘’O kim lan ilk defa duydum?”

“Genç bir yazar ya. Sokak çocuklarını fılan anlatıyor işte.”

“Bizi anlatıyor demek ki. Vay be. Müfredatta var mı lan bu Emrah Serbest?”

“Yok ya koyarlar mı öyle adamı. Ayrıca Serbest değil Serbes.”

“Lan her ne bokumsa işte. Müfredatta yok demek ki. Ben böyle müfredatın amına koyim o

zaman. Zaten var ya hep böyle entel dantel adamları koyarlar.”

“Yav abi sen onu geçte. Benim derdim var sıkıntım var o yüzden geldim sana.”

“Anlat lan hadi o zaman.”

“Bak şimdi. Şu babamın grev işleri vardı, sonra boka sardı onlar. Babam işten atıldı…”

“Ee…”

“Ya bi dur anlatıyoruz işte. Babam baya bir içine kapandı sonra. Annem fılanda öyle. Karar

verdiler annemin altınlarını bozdurup, bakkal açtılar. Biliyorsun ya şu üst mahalledeki.”

“Biliyom, biliyom. Sonra?”

“He sonra, bu ara bende para kazanmaya çalışıyorum. Pederde beş kuruş para yok. Bunun

okulu var şusu var. İş aradım işte bende, yok. Hepsi dolu anasını satıyım. Gittim sonra

annemle konuştum. Dedim bakkalda çalışıyım bu yaz. Olur dedi hoşunada gitti. Abi şimdi

ben ara sıra, ufak tefek sigaraya başladım. Ama mallığım yüzünden her gün farklı bir paket

açıp içtim. Babamda bunu anladı. Ağzıma sıçtı sonra. Siktir git dediği bildiğin.”

“Sonuç?”

“Ne sonucu Seko. Sonuç işte bu. İş lazım bana, para lazım para.”

“Nabıcan oğlum parayı marayı. Yaşın başın kaç daha lan senin!’’

‘’Yav yaşı başı geç Seko. Annemde de, babamda da beş kuruş yok. Bütün para o ağzına

sıçtığım bakkalına gitti. Sorumluluk yüklencem oğlum artık ben. Defter lazım oldu mu ben

gidip kendi paramı şak diye ortaya koycam. Topum damda kaldıysa yada patladığı zaman iki

üç ay beklemicem. Gidicem o amına koduğum şişme suratlı bakkala bana top lazım ver ulan

dicem. Sigaram bittiği vakit, kimseden dilenmicem. O şişme suratlı bakalın yanına gidicem

bana sigara ver ulan köpek dicem…”

“Oğlum ne atarlı bir bebe çıktan lan sen.”

“Sinirlendirdin Seko beni ya. Sigara ver de kendime geliyim.”

“Al lan al. Bebeye bak ya.”

“Bana bebe deme Seko. Bebe deme! Çakmak nerde lan?”

Ceketinin cebinden kırmızı çakmağını çıkararak bana uzattı Seko. Derdimi anlamıştır diye

düşündüm artık. Ucu dökülmüş sigarayı alevlendirerek, deniz seyrettim. Masmavi bir düş

gibiydi.

***

Sahil kenarın da salaş bir yere park ettikten sonra, Seko’yla kırmızı halıyla döşenmiş bir barın

içerisine girdik. Girdiğimizde kapıda bir tane Hollywood filmlerinde ki gibi, iri yarı birisi bizi

karşıladı.

‘’Rezervasyonunuz var mı?’’

“Yok. Biz üst katta gidicez.” diye yanıtladı Seko. Ahşap merdivenleri koşar adımlarla

çıktıktan sonra dar bir kapıdan içeriye girip, masa bakınmaya başladık. İlk defa gelmiştim bir

bara. Daha öncesi hiç böyle bir yere gelmeyi  aklıma bile getirmemiştim. Bira siftahımı,

geçen yaz tatillinde yapmıştım. Babam elinde siyah bir poşetle eve geldiğinde salona geçip

içerisinden iki tane fıçı, bir pakette yer fıstığı çıkardı. Beşiktaş’ın maçı vardı o gün. Önemli

bir maçtı galiba hatırladığım kadarıyla. Şampiyonlar ligi olabilir. Babam, hep önemli

maçlarda kendine böyle bir adet edinmişti. İki fıçı, bir yer fıstığı şeklinde. Ama ilk sefer o

akşam maç bitişinde babam sigara içmeye balkona gittiğinde cesaret edebilmiştim. Perdeden

babamı izleyip, ikinci dalını yakışını bekledim. İkinci dalını çünkü hep Türk kahvesi eşliğinde

içerdi. Yavaşça pencereden ayrılıp, babamın sehpasına doğru yürümeye başladım. Ardından

bira şişesini elime alıp, şişenin ucundan nazikçe kokladım. Heyecandan ellerim titiyordu.

Hızlı olmalıydım ama. Babam görürse, bir daha ömür baya maç izletmezdi bana. Koklayınca,

burnuma köydeki ineklerin tezek kokusu geldi aklıma. İğrenç kokuyordu gerçekten. Ama

Seko ilk birasını on üçündeyken içmiş. Benim ondan daha önce içip, mahalledekilere hava

atmalıydım. ‘’Lan sizin onursal kaptanınızdan ben kaç yaş önce içtim. Hem de iki tane birden

devirdim lan bebeler.” diye. Burnumun ucunu kapatıp, hızlıca diki verdim fıçıyı. Boğazım

hafif yanmış, midemde de iğrenç bir ekşime olmuştu. Şişeye baktım olduğu gibi duruyordu.

Birayı masanın üstüne bırakıp, bir daha içmemeye tövbe istiğfar etmiştim. İşte o tövbeyi

bozma günüde bugünmüş diye düşündüm sonradan. Garsonun bize bir masa göstermesinden

sonra usulca oturmuştuk yerimize. Bar merdivenleri gibi buda ahşap bir masaydı. Masanın

üstünde bir tane küllük, iki tane menü duruyordu. Göz ucuyla bir baktım menüye, onlarca

çeşit içki vardı. Şişesiz bira, fıçıda… Dikkatimi en çokta ama set yazan bir yer çekmişti.

English old kokteyl yazıyordu. Dörtlü şat, artı bir ellilik hemde filtresiz. Hiç bir bok

anlamamının heyecanı ile kesin bunu seçmeliydim diye düşündüm. Garson elinde babamın

yediğine benzer bir kasenin içerisinde yer fıstığı getirdiğide, iki üç tanesini yedikten sonra

Seko’ya baktım.

‘’Bir ellilik, bir tane de otuzluk ver sen bize abim.’’ diye siparişi verdiğini zannetti Seko.

Yüzde doksan ihtimali ile otuz’luk biranın bana kalcağını düşünerek atıldım.

‘’Abi ben otuzluk değil de, şey istiyorum… İngliş old koktil. Aynen bundan. İngliş old

koktil.’’

‘’Yav yok abim sen ona bakma, senle uğraşamam birde şimdi Tevfik. Bir otuzluk birde

ellilik.’’

‘’Lan başlatma şimdi otuzluğundan Seko.’’ Diyerek atarlandım. ‘’Abim sen bana şu ingliş old

koktil’den ver işte. Onu dinleme.’’

‘’Lan Tevfik…’’

‘’Lanına sokturtma şimdi Seko. Sen daha bebeyken ben iki tane fıçı devirdim lan göt.

Dertliyim oğlum ben bugün. Bir İngliş old koktil ancak efkarımı alır.’’

Şaşkın bakışlarla garsonu gönderip bana döndü Seko.

‘’Hele bir içeme sen… Hele bir sarhoş ol. Ağzına sıçtım oğlum senin o zaman.’’

Bir yer fıstığını daha ağzıma attıktan sonra, Seko’nun paketinden bir sigara yaktım.

‘’Oğlum ben senle iki dakika konuşup, eve gircektim. Sen kaşındın. Yok araba maraba fılan

diye. Madem getirdin beni buraya. Göte giren şemsiye açılmaz Seko… Adam akıllı içelim.”

‘’…’’

Sigaramdan bir fırt daha alarak, etrafı seyretmeye başladım içecekler gelene kadar. Bizim

evin salonu kadar bir yerdi. Dokuz tane masa vardı. Çoğunluk genç kızlardı. Baya bir mutlu

gözüküyorlardı. Hepsinin elinde ince sigaralar, dört beş tane boş bira şişesi duruyordu

masalarında. Duvarda ise asılı bir televizyon duruyordu, ekranı karanlıktı gerçi. Tarkan’dan

Kuzu Kuzu çalıyordu.

‘’Güzel lan burası Seko. Kızlar mızlar. Sen ne zaman keşfettin burayı?’’

‘’Bir kaç ay önce okuldan arkadaşlarla bir doğum gününe gelmiştik. O zaman geldik ilk defa

buraya.’’

‘’Güzel güzel. Lan Seko cennet gibi bir burası. Kızlar, Tarkan. Herkes mutlu. Dert yok tasa

yok vallaha.’’

‘’Oğlum Allah aşkına bak azıtma daha içmeden. Bak birazdan yengen gelcek, salak salak

davranma.’’

‘’Yenge he. Vay Seko’ya bak be… Kim miş bakalım yengemiz?”

“Arzum.”

“Hangi Arzum lan? Şu şey mi… Lan neydi. He Sıla’nın ablası olan.”

“He, evet o.”

“Lan Seko.” diyerek omuzuna bir şaplak attım. “Bacanak olcaz demek ki?”

“Ne bacanağı lan, manyak!”

“Oğlum Sıla benim ki, sende yengeyi ayarlarsan bacanak oluruz. Vay be. Lan Seko

düşünsene, ortak bir yer açarız. İkimiz patronuz. Ne güzel olur ha.”

“Ya boş boş konuşma Tevfik be. Ne bacanağı… Oğlum hem Sıla şu Musti’nin ki değil mi? Ne

ara seninki oldu?”

“Lan başlatma şimdi şu götü boklu Musti’den. Sıla onla takım kaptanı diye beraber. Benim de

babam fabrikatör olsa bende kaptan olurdum Seko. Hem geçen Cumartesi noldu biliyon mu?”

“Nolmuş?”

“Hani bunlar sütçü ya…!”

“Ee…”

“Lan bi dur anlatıyoruz işte. Bunlar babasıyla birlikte Cumartesi sabah geldiler, bidonu

koydular önüme. Dokuz buçukmuş. Bende on lira verdim, üstü kalsın dedim ama. Sonra öyle

bir gülümseme oldu ki Sıla’nın yüzünde var ya. “Gel evlen benimle hayatım.” dedi adeta.”

“Yav bir siktir git Tevfik ya… Tövbe tövbe.”

“Görürsün sen o siktiri miktiri. On sene sonra bana, “Naber bacanak? İyi misin?” dersen

hatırlatırım bu lafı.”

“Hatırlatırsın Tevfik. Hatırlstırsın.” diye alaylı bir şekilde yanıt verdi müstakbel bacanak. O

görcekti ama bir on hadi bilemedin bir on beş sene sonra diye içimden sayıklarken siyah

önlüklü garson benim İngliş setimi, Seko’nunda birasını masaya bıraktı.

‘’Afiyet olsun gençler.’’

‘’Eyvallah abim.’’ diye Seko’la senkronize bir şekilde teşekkür ettik.

“Genco senin yaşın kaç?” diyerek bana bakmaya başladı siyah önlüklü garson.

“On yedi… On yedi buçuk abi. Niye sordun, bir kaç gün sonra on sekizime gircem zaten.

Sıkıntı olmaz yani.”

“On yedi mi lan bu gerçekten?” diyerek ince bıyıklı garson Seko’ya döndü.

“Abi o benle birlikte merak etme sen.”

“Öyle olsun bu seferlik.”

“Lan siparişleri getirdikten sonra mı yaşı soruyon pezevenk. Bu bildiğin gösteripte vermemek

ulan.” diye dedikten sonra tekrar yerime oturdum. Garson takmamıştı bile beni. Öylece elinde

boş şişelerle arkasını dönüp gitti.

“Neyse ya.” diyerek önüme gelen ince ve küçük bardakları incelemeye başladım.

“Seko bu ne lan oğlum böyle? Dikiyormuyuz lan bunları direk?”

“Yok be manyak herif. Bak şurada limonlar duruyor ya.

“Evet.”

“İşte önce onların bir tanesini emip. Ardından bardakların etrafında duran tuzu yalayıp,

dikicen içindekini.”

“Nasıl şöyle mi?” derken, elime bir limon dilimini alıp usulen ısırdım. İçini dışını bir edip.

Tuzu yalayarak içmeyi denedim, hepsi üstümü döküldü ama.

“Seko ağzına sıçıyım bu ne oğlum ya.”

“Lan geri zekalı ağzınla içicen götünlen değil.”

Seko’nun bu uyarsından sonra, aynı şekilde bir daha denedim, yine olmadı. Son iki tane

kalmıştı. Bu sefer olacaktı, diye kendime güven vererek aynı şekilde denedim. Bu sefer

olmuştu. Beynime adeta kara şimşekler inmişti. Midem delicesine yanıyordu.

‘’Lan Seko bu ne ya! Midem gitti lan.”

“Oğlum tuzu yalamadın. Tabii yanar manyak.”

“Bak şöyle yapican.” diye gösterirken son kalan bardağı kafasına dikip, gözlerinin yaşını

sildi.

“Ee Seko naptın sen şimdi? Oğlum gitti benim son bardak. Vallaha ben hesap mesap ödemem

söyliyim şimdiden.”

“Lan sanki cebinde para varda. Gelip atarlanıyorsun.”

“Vallaha doğru ya. Oğlum ben sana iş için danışmaya geldim… Seko bana iş bul ya?”

“Oğlum git sanayiye fılan bulursun. Orda illa bir yer vardır.”

“Ya Seko babam gibi konuşma sende. Ne sanayisi ya! “

“Kalkıp siktirip git o zaman. Adama bak sanayiyi beğenmiyor. Oğlum anan mıyım baban

mıyım lan ben sana iş bulcam!”

Bu cümleden sonra kan beynime sıçramıştı.Masanın üstüne sertçe vurarak ayağa kalktım.

“Seko sen takımın onursal kaptanı değil misin oğlum? Hani kaptanlar yarı tanrıydı. Paraya mı

sıkıştın, kaptana gel. Kavga mı var, kaptana gel. He bunlara noldu. Lan o gün şu Enes’te

vardı. Götü boklu Musti’de. Gazoz şişesini kırıp, façata atıp sonra bileklerimizi birleştirmedik

mi Seko. Ant içmiştik. Ölüme kadar diye. Sarışın bir kız tavlayınca götün mü kalktı hemen.

Bir tane ellilik içince adam mı oldun Seko!”

“Lan siktir git, vallaha sıçacam şimdi ağzına. Kaybol lan bebe!”

“Giderim ben Seko giderim ama…” diye yarım ağız konuşurken, siyah önlüklü garson içeriye

daldı.

“Beyler noluyor?”

“Bir şey olduğu yok. Konuşuyoruz şurda.” diyerek garsona cevap verdim.

“Beyler çıkın lütfen. Müşteriler rahatsız oluyor.”

“Ne çıkması garson efendi. İki cümle konuşuyoruz şurda.”

“Lan kalkıp gidin.” diyerek kolumdan tutup dışarıya çıkarmaya çalıştı garson. Elinin üstüne

yumruk atarak bir kaç adım geriye gittim.

‘’Bakın gençler zaten yaşınız ufak zorluk çıkarmayın. Hadi. Birde kalkıp beni dolandırmaya

çalışıyorsun yaşım on yedi diye.”

“Ben dolandırıcı ha.” diye garsona efelendim.” Ulan o bıyıklarından utan be. Üç liralık birayı

on liraya satıyorsunuz. Birde üstüne telif ödememek için sabahtan beri Tarkan Kuzu Kuzu

çaldırıyorsunuz. Kim miş lan dolandırıcı ince bıyıklı.” diyerek barın ahşap merdivenlerinden

aşağıya indim. Seko’nun paketinden garsonla tartışırken çaldığım dalı çıkarıp alevlendirdim.

Kırmızı halıyı geçip, otoparkın yanındaki beyaz parkeli taşın üstüne doğru çömeldim.

Hayatımda yine her şey yokuş aşağı gidiyordu. Düzelme sıfır rakamını delip geçiyordu sanki.

Seko’dan öğrendiğim kadarıyla da, kaptanlık fılan hikayeymiş. Bileğim boşuna iki gün

boyunca sargıda dolaşmış. O kadar yeminler, sözler hepsi yalanmış. Allah’tan iş

bulamamışım o zaman. Her şey kaptanlık için olacaktı. Kalem, silgi gibi şeyler ikinci

plandaydı. Bazen derim kendime hep çok bencilim diye ama dünya böyle lan napican.

Annem, babam için para biriktircektim aslında. Kaç gündür ne bir hal hatır soran var, ne bir

konuşan. Annemin yanına gidiyorum, susuyor. Babamın yanına gidiyorum, siktir git deyip

kovuyor. Suçum ne ulan benim. Ben her şeyin iyi olması için çabalıyordum ama siz… siz

istemiyorsunuz amına koyim diyerek ortası yamuk sigaramı caddeye doğru savurdum

***

Ertesi gün uyandığımda, kahvaltı yapmak için mutfağa doğru gittim. Annemler ben gece

geldiğimde uyuyorladı, o kadar alkol kokmama rağmen kimse takmadı beni. Bende bir yazar

edasıyla, sessizliğimi korudum. Doğruca yatağa gittim. Şimdide aynı hava içerisinde mutfağa

girdim. Annem çayını yudumlayıp, magazin programı seyrediyordu televizyondan. Babamda

balkonda oturmuş, sigarasını sarmaya çalışıyordu.

“Günaydın anne.” diye ağızlarında bir kelime duymak için soruverdim.

“Günaydın oğlum.” derken hiç yüzüme bile bakmadı annem. Magazin programını seyretmeye

devam ediyordu.

“Anne.” diyerek mutfağın plastik sandalyeleri üzerine oturdum. “ Anne konuşurken yüzüme

baksan nasıl olur.”

“…”

“Anne bir şey mi oldu gene. Babamla mı tartıştınız yoksa?”

“Evet oğlum. Baban evde köpek beslemek istiyormuş, tartıştık o yüzden.”

“Aman ne hali varsa görsün be anne. O it bu evde olursa ben giderim.”

“Bende aynen öyle söyledim oğlum.”

“Babam ne dedi peki?”

“Siktir git dedi o zaman.”

“Ya takma anne sen bunu ya. Kafayı yemiş. Banada her defasında aynı şeyi söylüyor.”

“Aha oğlum. Ne biçiyim konuşuyon sen öyle baban hakkında kafayı yemiş diye!”

“Ne anne ne. Adam bir kere bile konuşmadı benle ya şu grevden beri. Köpeğe benden daha

fazla değer veriyor. İşten de attı zaten beni. Çalışmıcam ben bundan sonra, yazar olmaya

karar verdim.

“Daha konuşcaz o sigara konusunu zatende. Ne yazarı oğlum manyak mısın sen?”

“Evet manyağım anne. Bu yüzden yazar olcam. Beni anlayan kimse yok. Ne sen ne de babam.

Arkadaşımda yok zaten. Hepsi bir kız için sattı gitti beni. Ama kitaplar öyle mi? Her zaman

yanımda. Bende hikaye yazicam. Yazar olcam sonra.”

“…”

“Bir şey demicen mi şimdi anne, bu kadar laftan sonra? Hayatımı değiştircek bir karar aldım

dün caddede arabaları seyrederken. Hiç kimsenin beni anlamadığını söylüyorum.

“…”

“Peki öyle olsun. İleride ama imza günlerinde size torpil yapmam. Diğer insanlar gibi, sizde

sırada beklersiniz.”

Bir şey yiyip içmeden sofradan ayrılma kararı aldım. Lavaboda elimi yüzümü buz gibi suyla

yıkayıp doğruca odama gittim. Çalışma masamın üstünden, yaz tatili için yapılmış test

kitaplarını camdan aşağıya fırlatıp, yer açtım. Bomboştu şimdi. Beyaz gepgeniş yerim vardı

artık kitap yazmam için. Bilgisiyarı tamir etmek isterken babam, kasanın ağzına sıçtığı için

yazıcak bir tek kalem ve kağıdım vardı. Geçen sene için aldığım boş matematik defterini

çıkarıp, arasından bir kaç sayfa kopardım. Önce plan program gerekliydi düzgün bir hikaye

kitabı için. Mavi sandalyemin üstüne oturup, yazmaya çalıştım. Bilim kurgu olsun bence.

Hemen ana karakterleri sıralayıp, oklar çıkardım. Çok dehşet verici bir olay olması gerekiyor

yoksa kitap tutulmaz. Bir kaç gün sonra fark ettim ki, tek eserim A4 kağıtları dolu bir kova ve

dört tane tüketilmiş kurşun kalem. Böyle olmayacaktı. Bilim kurgu yazamıyorum arkadaş.

Gerçekçi hikayeler olsun. Orhan Kemal gibi. Sokak çocuklarını anlatıyım. Mavi plastik

sandalyemden kalkıp, tek raflı kütüphaneme baktım. Bütün Orhan Kemal serisini masamın

üstüne yığıp incelemeye başladım. Harika hikayelerdi ve benimde bir Orhan Kemal gibi

yazmam gerekiyordu. Sokak çocuklarını anlatsam tam yeridir o zaman. Mahalledeki çocukları

anlatırım en iyisi, tek tandığım insanlarda onlardı. Enes’i, tek ve ilk aşkım Sıla’yı, Seko’yu.

Belkide götü boklu Musti’yi. Hemen yan mahalleye inip, kırtasiyeci Mustafa abinin

dükkanına girdim.

“Nasılsın Mustafa abi?”

“Sağol yeğenim sen nasılsın?”

“İyim abi vallaha. Kitap yazıyorumda ben. Kağıt kalem lazım.”

“Sen kitap yazıyorsun?” diye sordu şaşkın bir şekilde.

“Evet abi. Kitap yazıyorum. Niye şaşırdın ki şimdi?”

“Ne biliyim yeğenim. Normalde yazar adamların çoğu ihtiyar kimselerdi. Sen daha bebesin

oğlum. Gidip top koştur. Kapı zillerine basıp kaç. Öyle işte yeğenim. Nabican sen kitap

yazıp?”

“Abi ben o şeyleri geçtim artık ya. Topu, zillere basıp kaçma eğlencelerini. Yazarım ben artık.

Kendimi bulcam.”

“Kendini mi bulcan. Oğlum sen kendinde değil misin lan zaten.” diyerek kel kafalı Mustafa

abi kahkaha atmaya başladı. Gururuma dokunmuştu. Kimse derdimi önemsiyor değil dalga

geçiyordu üstelik.

“Abi gülmeyi bırakta sen, bana kağıt kalem lazım.”

Gözlerin yaşını silerek, masanın altından bir deste kağıt, dört beş tanede kurşun kalem çıkardı

ardından.

“Ne kadar abi bunların hepsi?”

“Beş lira yeter. Kendindeysen tabii yoksa verme, verme.”

“Aman ne kadar şakacısın abi, bende dört lira var, gerisini sonra tamamlarım.”

“Olur olur.” diyerek bir kez daha kahkaka atmaya başladı kel kafalı. “Kendini bulacakmış lan.

Oğlum Allah’da seni güldürsün. Vallaha bak hiç güleceğim yoktu.”

“Sağol abi.”

Masanın üstünde duran kağıt ve kalemleri sağ koluma sıkıştırırarak yürümeye başladım.

Mustafa abinin kahkaha sesleri halen daha duyuluyordu. Onlar görcekti ama kitabım

çıktığında, en son ben gülecektim, ben. Arnavut kaldırımın üzerinde öfkeli bir halde yürürken,

karşıma Sıla çıktı aniden. Ablası gibi sarı saçlı, elmacıkları parıldayan, dudakları pamuk

taneciklerini arındıran, yarım ojeli Sıla.

‘’Merhaba Sıla.”

“Aa merhaba Tevfik nasılsın? Bayadır görmüyorum seni.”

“İyim bende işte. Yeni kitapla uğraşıyorum.”

“Yeni kitap mı? Sen kitap mı yazıyorsun, Sait Faik gibi?”

“Aynen aynen. Şuanda işte konusunu hazırlıyorum. Bir kaç yayınevi ile görüştüm, çok

beğendiler fikrimi.”aslında öyle bir durum olmadığı halde.

“Çok sevindim gerçekten Tevfik. Bende bir kaç gündür mahalle maçlarında seni arıyorum.

Dedim acaba bir şey mi oldu?”

“Yok be Sıla işte. İş güç, baya yoğun geçiyor.”

“Peki kitabın çıktığında, eğer tabii bana hediye verirsen. Onun ilk sayfasına öpücük

kondurabilir miyim?”

“Nasıl yani?”

“Şey gibi işte. Şimdi benim mesela bir pembe bir günlüğüm var. Oraya en sevdiğim günlerin

üzerine annemin kırmızı rujuyla öpücük konduruyorum.”

“Benim kitaba da mı aynısını yapmak istiyorsun? Nasıl yani?”

“Bak böyle işte.” derken bir adım ileriye atıp, yanağıma bir buse kondurdu. Ardından gülerek,

yanımdan geçip geçti öylece ilk ve tek aşkım. Sıla, yokuşun merdivenlerini inerken ben hala o

güzelim öpücüğün etkisindeydim. Demek ki Sıla sanatı sevip sayan birisiymiş. Sağ elimi

Sıla’nın öptüğü yer üzerinde gezdirip, koklamaya başladım. Şahane bir kokusu vardı. İyice

kokuyu içime çektikten sonra koşarak eve doğru çıktım. Beni anlayan, dertlerimi önemseyen

birisi varmış. Alelacele, kağıt ve kalemlerimi masamın üstüne koyup, gözlerimi kapadım.

Yeni hikayeyi düşünüyordum. Mutlaka içinde Sıla olmalıydı ama cilve yapmam gerekliydi

ona. Mavi sandalyemin üstüne oturup, ana karakterleri yazdım. Sıla, Seko, ben ve Enes. Götü

boklu Musti yoktu. Baya bir karaladıktan sonra yavaş yavaş hikaye yerine oturmuştu. Başı,

ortası ve sonu belliydi artık. Fevkaleydi resmen. Ödül bile alabilirdim o derece. Ama saatin

geç olduğunu fark edip hevesimi ertesi güne saklayayım dedim. Kağıt ve kalemleri düzenli bir

şekilde topladıktan sonra, turuncu perdemi yavaşca indirip, yatağıma doğru geçtim.Çorapları

çıkarıp, büyük bir heyecanla hikayeyi düşündüm. Sıla’nın verdiği öpücükten sonra.

***

Kapının zil sesi ile, uykuma ara vermek durumunda kaldım. Evdede kimse kapıya

bakmadığından artık, bu görev bana kalmıştı. Geçen günden kalma çoraplarımı otuz sekiz

numaralı ayağıma geçirip, kapıya doğru yürümeye başladım. Ben yaklaştıkşça, zil seside o

kadar artıyordu. Ters orantı şeklinde.

“Lan tamam geldim işte.” diyerek kapıyı açtım. Bir baktım, Sıla ordaydı babasıyla birlikte.

“Pardon Sıla sana o lan şeyini kullanmadım. Dah uykudan yeni uyandığımdan galiba…”

“He tamam sorun değil.” cümlesini sarf ettikten sonra, tatlı bir gülümseme oluştu yüzünde.

“Günaydın İrfan abi. Nasılsın?”

“Sabahlarınız hayır ola Tevfik evladım. İyiğiz vallaha nasıl olalım işte. İş, güç. Koşturup

duruyoruz. Annen baban nasıl iyi mi?”

“İyiler abi. Onlarda işte uyuyup duruyorlar.”

“İyi iyi söylede babana ay sonu yaklaştı, daha geçen ayın borcu duruyor diye iletirsin.”

“Söylerim abi tamam. Merak etme sen.”

“Baba biliyon mu, Tevfik kitap yazıyor.” diye masum bir ses tonuyla gururumu okşadı yine

Sıla’m.

‘’Kitap mı? Maşallah Maşallah.” diyerek çok normal bir şeymiş gibi, önüme bidonları koydu.

Bidonları içeriye aldıktan sonra, Sıla omuzuma işaret parmağı ile dokundu. Ne olduğunu

anlamamışçasına aniden dönerek ona baktım.

‘’Senin daktilon var mı Tevfik?”

“Daktilo mu? Yok ki bende. Onlar eski moda zaten. Hem almaya kalksanda çok pahalı.”

“Benim dedemin var. Kullanmıyor ama şimdi. Bizim evin kilerinde duruyor.”

“Bana verir misin peki? Kullanmıyorsanız tabii.”

Başını babasına doğru döndürürerek, çocukluk hayalime kavuşturcaktı benim Sıla.

“Olur mu baba?”

“Olur olur niye olmasın. Kimsenin kullandığı yok zaten. Veriririm ama bir şartım var.”

“Ney?”

“Babana söylicen o geçen ayın birde bu ayın züt parasını peşin verecek tamam mı?”

“Ne demek İrfan abi. Direk söylerim. Ben ne zaman gelip alıyım?”

‘’Şey yapalım… Sen ikindi vaktine doğru bir uğra. O zaman veririm sana. Bizim hanım

bulamaz şimdi.”

“Olur tabii İrfan abi. Ben ikindi vaktinde uğrarım.”

***

Güneş’in, denizin üzerine faili meçhul gibi inmesinden sonra, ilk hikayemi bitirmiş olmanın

gururu ile, ev ahaline haber vermeden çıkıp gittim. Artık daktiloya yazacaktım hikayelerimi.

Eski yazarlar gibi. Yanına birde babamdan birkaç dal arakladığım vakit, harika olurdu.

Merdivenleri indikten sonra, binadan çıkmadan kendime bütün tütün araç gereçlerini

saklayabileceğim bir yer buldum. Örümcek ağları ile dolu aspiratörün üst kısmına zıplayarak

yetişebiliyordum. Biraz pis olacaktı ama olsun, en azından yakalanma riski yoktu. Bakkaldan

gizlice cebime atığım sarı devemi yerleştirdim oraya. Ardından Sıla’ların evine gitmek üzere

yola koyuldum. Gri kaldırım taşların üstünde seke seke indikten sonra, sola sapıp gecekondu

evlerinin önünde durdum. Bende hep istiyordum gecekondu tarzında bir yer. Tek katlı, bir

sürü ev var. Bahçesi var, karışan yok. Zıpla eğlen, konu komşuda rahatsız olmazdı. Babama

kaç kere söylemiştim, gecekondu tarzı bir eve taşınalım diye, ‘’Manyak mısın lan sen.’’

diyerek kovmuştu sonra beni. Olsun en azından müstakbel kayınpederimin gecekondu bir evi

vardı. Sıla’la bir gün evlenirsek her gün, her saat bu evde kalırız, bahçesinde gizlice sigara

tüttürürüz. Güzel hayallerdi ama ilk adımı atıp, daktiloyu almam lazımdı. Yoksa götü boklu

Musti kapacaktı kızı. Bahçe kapısından girdikten sonra, hızlıca yarım yalamak dökülmüş

beton basamakları çıkıp, zile bastım. Heyecandan olsa gerek biraz abartmıştım zil olayını.

Kapıyı Nazike abla açtı, müstakbel kayınvalidem. Sıla’nın annesi. Masmavi gözleri vardı,

başörtüsü olduğu için saçları tam gözükmüyordu ama ucundan biraz sarkıyordu sarı, gri renk

tonlu bir şekilde.

“İyi günler Nazike abla.”

“Hoş geldin Tevfik şu daktilo için mi geldin?”

“Evet Nazike anne. Şey… Nazike abla. Evet daktilo için.”

“Gel gel içeri geç. Sıla temizlemeye çalışıyordu onu. Yanına geç istersen.”

“Olur olur Nazike abla.” diyerek Sıla’nın yanına gitmeye onay almıştım. Yamuk Nike işaretli,

fosfor mavisi ayakkabımı çıkardıktan sonra biraz rutubet kokan evin içerisine girdim. Girişte

evin tavanında sarılıklar vardı. Tuhaf kokuyordu ama olsun. Burası Sıla’nın eviydi sonuçta.

Biraz daha ilerleyip, salonda duran elli beş ekran televizyonun yanından, ilk soldaki kapıdan

girdim. Kapalıydı ama. Altın renkle döşenmiş kapı kolunu indirip itmeye denedim yine

olmadı.

“Nazike abla, kapı açılmıyor!”

“Dur, geliyorum şimdi Tevfik.” derken mutfaktan, çay bardakların sesi geliyordu. Elinde

çiçek desenli, gümüş renkli bir tepsi ile geldi sonra. Tepsiyi yere indirdikten sonra, uzun siyah

beyaz eteğini beline doğru çekerek, kapıya tıkladı.

“Sıla! Sıla! Kızım açsana kapıyı! Tevfik geldi. Çocukcağız bekliyor burada.”

“Anne dur bir ya.” dedikten sonra, daktilonun o meşhur tink sesi geldi. “Geldim anne

geldim.”

Kapı açıldıktan tam üç saniye sonra, şok olmuştum. Sıla, sarı bir elbisenin içerisinde,

dudağında kırmızı bir ruj ile karşımdaydı. Saçlarının bir kısmını öne doğru sarkıtmış üstelik

dalgalıydı…

“Gelsene Tevfik.” diye Sıla o melekleri arındıran ses tonunu kullandıktan sonra, yavaş yavaş

girdim içeriye. İki sene önce gelmiştim buraya en son. Oda olduğu gibi duruyordu ama. Bir

tane yer yatağı, duvarda asılı pili bitmiş bir saat, kahverengi dört katlı bir dolap içerisinde

yüzlerce kitap olan ve beyaz çarşaflı bir ütü masası.

“Odam nasıl beğendin mi Tevfik?”

“Çok güzel. Ben en son iki sene önce gelmiştim. Yer yatağın var artık.”

“Evet. Babaannemin o eski hasırlarını üst üste dizip, yatak yaptık.”

“Süper fikirmiş. Peki Sıla, daktilo nerde?”

“Bak burda.” diyerek ütü masasının arasından, bir ucu yırtılmış koliyi önüme koydu. Kolinin

diğer tarafını da amaçsız bir şekilde, heyecandan olsa gerek yırtıp, elime aldım beyaz renk

daktiloyu. Muhteşemdi. Bütün harfleri tamdı. Markasına baktım, “Adler 1979”. Alman malı

olsa gerek. Alman’sa kalitelidir, işimi görür.

“Sıla muhteşem bu. Bana hediye edecek misin gerçekten?”

Beyaz ojeli serçe parmağını dişlerinin arasına koyarak, “Hımm, olur ama bir şartım var.”

“Ney?”

“Kitabı birlikte yazcaz.”

“İkimiz, birlikte. Yan yana. Belki bir ay, iki ay, üç ay, bir ömür.”

“İşte kitap ne zaman biterse. Biraz ani oldu ama. Sen bana geçen gün öyle diyince dedim. Ben

tek başıma yazamam. Ama birlikte yazarsak olur diye düşündüm.”

“Ya sen ne diyorsun Sıla. Olur tabi. Hemen başlayalım o zaman.”

“Şimdi mi?”

“Aynen şimdi. Vakit kaybetmeyelim. Başlayalım hemen.’’

‘’Tamam. Başlayalım.’’

Sarı elbisesini bacakların arasına bastırarak, usulca eğildi Sıla. Ütü masasının altından benim

dışarıya attığım yaz tatili setini yer yatağın üstüne koyarak, piknik sandalyelerini çıkardı.

Başucundan ve oturma kısmını iki yana bükerek bana baktı sonra,

“Gelsene Tevfik. Işık görmüş tavşan gibi duruyorsun orda.”

‘’He şey…”

‘’Ney?”

“Başlasak mı artık Sıla. Vakitte geç oldu baya.”

Bembeyaz otuz iki dişini göstererek tatlı bir şekilde gülümsedi yine Sıla. Elimden daktiloyu

alarak ütü masasının üstüne bıraktı. Ardından sandalyeyi çekerek, daktilonun üst demirliğini

kaldırıp arasına kareli bir kağıt yerleştirdi.

“Şimdi Tevfik bence mahalledeki çocukları anlatalım. Serkan abiyi, Musti’yi filan. Bak ben

bir başlıyım hikayeye sonra okurum sana.”

Beyaz ojeli, narin parmakları daktilonun üstünden o kadar güzel geçiyordu ki insan bakarken

bile aşık oluyordu…

Yaklaşık bir hafta sonra kitabı bitirmiştik. Bir kitap için çok kısaydı ama hikayeleri beğendik

gerçekten. Hepsi de gerçek insanların, yaşanmış hikayeleri.

“Tevfik, napalım şimdi?” diye odasının piknik sandalyelerinde otururken sordu Sıla.

“Gidip. Kitabı bir yayınevine verelim.”

“Nasıl yani o Orhan Kemal’lerin kitabını basan yayınevleri.”

“Ee tabii Sıla. Gitcez editörün yanına. Al sana dosya, al sana kitap dicez.”

“Beğenirler mi peki?”

“Niye beğenmesinler ki? Karakterler süper. Hikayede çok güzel. Yalnız sayfa sayısında bir

sıkıntı olabilir.”

“On beş sayfa az mı ki?”

“Az değil de. Yani ne biliyim… Aman boş ver ya. Biz verelim gerisini onlar düşünsün.”

“Çok güzel olcak Tevfik. Biliyor musun sana bir sürprizim var?”

“Ne sürprizi? Evlenme teklifi mi?”

“Yok be Tevfik. Gözlerini kapa. Ben aç demeden açmican ama tamam mı?”

“Söz ver.”

“Söz.”

Yer yatağın üstüne yaslanmış ellerimi kaldırarak iki göz kapağımın önüne yerleştirdim,

ardından beklemeye başladım. Heyecan termometrem tavan yapmıştı.

“Kapadın mı?”

“Evet kapalı.”

Elimin arasına küçük bir yuvarlak şey koyduktan sonra, ”Aç.” diye seslendi. Ellerimi yavaşça

gözkapaklarımdan indirdikten sonra, iki parmağımın arasında kırmızı bir hap duruyordu. İyice

inceledikten sonra hapın arka tarafında Süngerbob resmini gördüm.

“Sıla bu ne?”

“Şeker.”

“Ne şekeri ya?”

“Bak bendede bir tane var. Yuttuktan sonra on beş dakika beklemen lazım ama.”

“Ben bilmediğim şeyi içmem Sıla. Hem niye bunda Süngerbob resmi var?”

“Ya Tevfik ama soru soruyon. Bak beni seviyorsan içersin.”

“Nolcak peki içince.”

“Beni daha çok sevcen.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.” diyerek elimden hapı alıp ağzımın içine koydu. “Bekle şimdi, on dakika sonra her şey

güzel olcak.”

İlk başlarda midem bulanmıştı ama sonradan etkisi gelmişti hapın. Vücudum kuş tüyü gibi

hafiflemeye başladı. Sıla’nın yüzü çok daha güzel oldu. Etrafında kelebekler uçuyordu sanki.

“Beğendin mi?”

“Çok güzel Sıla bu hap. Yüzün çok daha güzel şimdi.”

“Gerçekten mi? Bu nasıl peki?” diye ekledikten sonra, sol eliyle eteğini bacak arasına koyarak

üst dudağıma bir öpücük kondurdu. “Hoşuna gittiyse bekle beni, geliyorum şimdi.”

“Nereye? Bende geliyim Sıla. Seviyorum seni Sıla! Gitme!” diyerek bağırıp çağırmaya

başladım. Gözlerimi kapayıp açıncaya kadar Sıla ortadan kaybolmuştu bile. Pencereden

aşağıya eğilip baktım. Yokuş aşağı koşuyordu. Ordaydı evet. Ütü masasının üstünde duran,

kitap dosyamızı alarak, çıktım evden. Koşa koşa peşinden gitmeye çalıştım. Apar topar yokuş

aşağıya vardığımda yoktu ama ortalıkta. Sağ sapıp koşuşturmayı denedim. Kaybolmuş

gibiydi. Olduğum yerde durup, baş ağrısının geçmesini bekledim. Berbat bir şekilde

ağrıyordu. Midemde bulanmaya başlamıştı yine. Elektrik direğin dibine kusup, derin bir nefes

aldım. “Sıla!” diye bağırdım. Ama sesimi duyan yoktu yine. Yine yalnızdım anasını satıyım.

Yine. Kitap dosyamız, dosyam olmuştu artık. On beş sayfalık A4 yığınını koynuma bastırıp,

yürümeye başladım. Sigara içsem kendime gelirdim. Yokuşu biraz ilerledikten sonra, eski

tütün fabrikasının olduğu yere girip, ilk boş bulduğum yere oturdum. Tekrardan derince bir

nefes alıp, midemin bulantısını engellemeye çalıştım, olmadı ama. Sağ yanıma istiğfar edip,

bir sigara yaktım. Uzunca bir nefes çektikten sonra alnımdan damlayan ter tanelerini sildim.

Dosyayı elime alıp okumaya başladım. Gözlerim çok kötü bulanmıştı, okuyamıyordum

Allah’ın cezası kitabı. Dosyayı tekrardan sol tarafıma bırakıp, beton zeminin üstüne uzandım.

Yavaş yavaş kendime gelmeye başlıyordum. Sigaramdan bir nefes daha alıp, ağzımın

kenarında kalan kusmuk tanelerini sildim elimle.

“Lan sana demedim mi, çocuk buraya gelecek. Sonra götürecektik hani.”

Fabrikanın demir kapısının arkasından geliyordu ses. Duvarın aralığından baktım. Götü boklu

Musti ve Sıla ordaydı. Sigaramdan bir fırt daha alıp, kapının eşiğinden eğilerek dinlemeye

başladım.

“Ya Musti daha onunla beraber olalı bir hafta oldu. Yavaş yavaş alışcak.”

“Bak Sıla. O pezevenk benim kaptanlığıma göz koymuş. Seko söyledi bana. Sen olmadan o

ibneye bir ayar veremeyiz.”

“Tamam merak etme sen. Bana şu hayalet resimleri olanlardan ver birkaç saate senin yanında

olur.”

Duyduklarıma inanamadım. Demir kapının eşiğinden ayağa kalkıp, göze göze geldim onlarla.

“Ulan Sıla. Bana damı bunu yapacaktın…”

“Tevfik!” diye çığlık atıp, Musti’nin bacaklarına kapandı sonra.

“Senin ne işin var lan burda Tevfik? Siktir git. Kaybol.”

“Sana ne lan göt kafalı Musti. Ulan var siz… Siz var ya tam kahpesiniz. Ben güvendim sana

Sıla. Bir hafta boyunca gece gündüz şu ağzına sıçtığım kitapla uğraştık. Bana daktilonu

vercektin sonra. Birlikte bir kitabın yazar olacaktık. Aynı duyguları paylaşacaktık. Niye bana

bunu yaptın Sıla.”

Cevap veremedi, sarı elbiseli güzellik abidesi. Yumruğumu sıkıca kavrayıp, Musti’nin üstüne

doğru koşup sağ yanağına bir yumruk geçirdim. Ardından olduğum yerde durup, Sıla’ya

baktım. Musti’nin cebinden yere düşen hapları avuçlayıp kaçmaya başladı, sessizce.

“Ulan Musti ben sana bunu yapmazdım biliyon mu? Kimsenin duyguları ile oynamazdım.

Parayı ortaya koyup adam akıllı kaptan olacaktım. Ama bundan sonra al o kaptanlığı götüne

sok. Niye he Musti? Bıraksaydın bari şu sahte mutluluğumu yaşasaydım.”

Sol elinden destek aldıktan sonra ayağa kalkıp, yüzüme tükürdü Musti.

“Lan sen ne bok biliyon lan he. Ne biliyon. Bu kaptanlık benim her şeyimdi. Çocuklar ilk

defa bana değer verdi. Adam gibi davrandı. Beni de aralarına aldı. Hayatımda ilk defa her gün

kapımın zili çaldı. Çocuklar beni istiyordu. Annem, babam trafik kazasında öldükten sonra

yalnız başıma kaldım haberin var mı ulan piç senin bundan? Kimse istemedi beni. Yetiştirme

yurdundan kaçıp ablamın yanına gittim. Ablam, zihinsel engelli olduğu için herkes ona deli

orospu diyordu. Ben her gece, annemin babamın yatak odasından, ablamın inlemeleri ile

uyanıyordum. Sen bunları bilmiyorsun tabii. Çocuklar kapımı ablam için değil, benim için

çalıyordu. Bu kaptanlık benim her şeyim şerefsiz. Ama bunu bok etmene izin vermicem.

Vermicem itoğluit…’’ diyerek boynumdan tutup yere yatırdı beni. Nefes alışım gittikçe

zorlaşıyordu. Musti, deli bir köpek gibi salyalarını üstüme sarkıtıyordu. Ardından çakısını

çıkarıp, karnıma doğru dayadı.

“Geberticem lan seni amına koduğum veleti. Geberticem!”

“Musti nolur yapma. Musti yapma. Musti!” diye

-Tak,tak-

***

İşte o geceden beri, her akşam oluşunda camımdan sahipsiz ve köpek uğultuları eşliğinde

Arnavut kaldırımı seyrederim. Sanki babam oradan çıkıp ta gelecekmiş gibi. Dedeminkine

benzeyen gri kasketi ile, boynu bükük bir şekilde. Ama o bir daha gelmedi. Şuanda gri

kaldırım taşının üstüne oturmuş, cep votkasını yudumluyordu. Kör, yanında oturmuş

uyuyordu masum bir bebek gibi. Sokak lambaları yanmıyordu… Onun yerini, mavi, kırmızı

ışıklar almıştı. Bütün mahalleyi aydınlatacak kadar ışık saçıyorlardı. Babam, tabancasını

beline sokarak yavaşça ayağa kalktı. Cebinden sigarasını çıkararak afili bir şekilde yaktı.

Ardından sigarayı ağzına yerleştirerek, nasırlı ellerini havaya kaldırdı. Mavi kırmızı ışıklar

saçan amcalar, arabayı hızlı bir şekilde durdurup, bellerinden tabancalarını çıkararak babamı

kollarından tutup dev bir şekilde polis yazan tabutun üzerine yasladılar gövdesini. Babam

bütün sakinliği ile sigarasını tüttürmeye devam ediyordu. Elleri kelepçelendikten sonra, bana

göz kırpıp, arka taraftan arabanın içine bindi. Babam mavi kırmızı ışıklar eşliğinde gidiyordu.

Ben ise sadece seyredip duruyordum gidişini.

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın