ALAY KÖŞKÜ’NÜN GÖLGESİNDEKİ AHMET HAMDİ TANPINAR KÜTÜPHANESİ- MERVE ÇOKADAR

AHMET HAMDİ TANPINAR

İstanbul’da yaşayanlar bilir şehrin edebiyat kokan ve herkese göstermeyen yüzünü.. Buram buram tarih kokar da ancak gönlüyle bakanlar duyabilir o tarihten çıkagelen edebi yerlerin kokusunu.

Bir sonbahar sabahı şehrin kalabalıklığından uzaklaşmak, kendimle baş başa kalmak istedim. Bir nebze de olsa nefes almak için tarihi yarımadaya gitmeye karar verdim. Öyle bir yer olmalıydı ki; hem beni kendime getirecek, kendime gelmemle birlikte bin bir taklalar atarak kuyrukları birbirine dolanan tilkiciklerimi özgürlüğe kavuşturacak, hem de tarihin o etkileyici yanını keşfetmemi, yeni şeyler öğrenmemi sağlayacak. Güneş henüz zeval’e* ermeden bir heyecan ile kendimi attım yollara. Tramvayın Sultanahmet durağından geçip gidişine şahit olmak yerine camın arkasındaki kalabalığa karışmak istedim kalabalıklar içerisinde tek başına olmak istercesine ve indim tramvaydan. Karşımda birbirine göz kırpışan iki mabet; Sultanahmet Camii ve Ayasofya ve bu ikisinin dostluğuna şahit olan Topkapı Sarayı. Saraya girmeliyim diye düşündüm, ama onun için ayrı zaman ayırmalı ve daha bilinçli bir şekilde gelmeliydim. Sonuç itibariyle her bir yanı, ufacık bir mermeri bile bir işaret veriyordu eskilerden, eskimemesi gereken değerlerimizden… Ama yine de çok istiyordum Saraya girmek. Tamam dedim, saraya giremiyorsam bende sarayın bahçesine girerim. Yani Gülhane Parkına, vakti zamanında Devlet-i Aliye’nin dış bahçesine. Girer girmez bir rüzgar esti ağaçların arasından, “işte” dedim “aradığım tılsım bu olmalı!”. Ağaçların arasında soğuğa rağmen yürümek, ellerim üşümesin diye ceplerimden çıkaramamak, sonbaharın eseri sarı sarı yaprakların ayağımın altında ezilen sesini duymak belki birçoğumuzun her gün her gün yaşadığı şeydir, hatta sıkıntıdır kimisi için, ama kapalı havadan, yüksek binaların boğuculuğundan, gürültüden patırtıdan çok bunalan ben için uzun zamandır arayıp da sonunda bulduğu bir huzurun şekil almış haliydi. Beni kendime getirecek şeyi bulmuştum, tilkiciklerim de parkın ağaçları arasında özgürlüklerine kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlardı, ne kalmıştı geriye? Yeni bir yer keşfetmeli, yeni bir şey öğrenmeliydim! Aslında bütün ihtişamı ile Gülhane Parkı girişinde beni selamlamıştı bu aradığım yer. Padişahların geçit yapan alayları  izlemek için 19.yüzyılda batının mimarisini örnek alarak yapılan ve Topkapı Sarayı’nın İstanbul sokaklarına bakan tek yapısı olan Alay Köşkü’ydü, yani bugünkü ismi ile Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi.

Gittiğim yerlerin ne olduğunu, geçmişten günümüze nasıl geldiğini öğrenmek gibi bir huyum olduğundan buranında geçmişten bize taşıdığı izleri öğrenmek istedim. Fakat yeterli bir açıklama bulamadığımdan internet yardımıyla öğrenmiş bulundum. Vakti zamanında Osmanlı ordusu sefere çıkacağı zaman, pencere önünde onları izlemekte olan Padişaha alay geçidi düzenlenmiştirler. Zamanla Alay köşkünün kullanış amacı değişmiş, doğum ve evlilik cemiyetlerinin düzenlendiği, esnafın padişaha hediyeler sunduğu bir mekan haline gelmiştir. 1855 yıllarına gelindiğinde ise Telgrafhane Nazırlığının makam binası olarak kullanılırken Cumhuriyetin ilk senelerinde ise Eminönü Halkevi’nin oyun salonu olarak hizmet vermeye başlamış. Sonraki senelerde ise önemli yazarlarımızdan başlıca Peyami Safa, Yaşar Nabi, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi, Necip Fazıl, ve diğer yazarlarımız Güzel Sanatlar Birliği’nin Edebiyat Şubesi olarak kurmak isteyip de  edebiyat etkinlikleri düzenlenmeye başlayınca Kültür ve Turizm Bakanlığınca onarımı yapılarak ülkemizin önemli edebiyatçılarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ismini verdikleri  kütüphaneye dönüştürülmüştür.

Geçmişten günümüze izlerini öğrendikten sonra anladım ki ben bugün çok doğru bir yerdeyim. Tam da evden çıkarken hissetmek istediğim duyguların içerisinde buldum kendimi. Kütüphaneye girdikten sonraki mutluluğum bir kat daha arttı, çünkü burası gerçekten hayatımda gördüğüm geçmişin izlerini hala hissettirebilen nadide yerden bir yerdi. Tavanındaki ve duvarlarındaki malaraki* sanatıyla, genişçe ve büyükçe ahşap pencereleriyle, önemli yazarlarımızın kullandıkların özel eşyalarıyla, tarihten kalmış mobilya ve halılarıyla, bazı önemli yazarların kitaplarının ve büstlerinin bulunduğu köşelerle, ve ve ve en güzeli Gülhane Parkı’nın sarı sarı dökülmüş yapraklı avlusuna bakan pencereleriyle mest olmuş bir şeklide bir kenara oturdum. Öylesine güzel bir yerdi ki burası hiç gitmek istemedim ve hep burada kalayım, ders çalışayım, kitap okuyayım, bir şeyler karalıyım istedim.

Benim gibi hem gideyim keşfedeyim, hem de tarihin derinliklerinde kaybolarak kendimi bulayım diyenlerdenseniz Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi Pazartesinden Cumartesiye saat 10’dan 19’a dek sizleri davet ediyor.

*Zeval: Öğle vakti

 

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın