Farazi – Berk Bozbel

Ziller çaldı. Hayatımızın içerisinde günlük olarak var olan, iki saniyelik ömürlü

seslerden bahsetmiyorum. Sarı ayın, paydos ziliydi çalan. Usulünce kendini devasa

İstanbul Boğazı’nın karanlık kollarına bırakıyordu. O kadar çok güveniyordu ki ona, hiç

sormadan, birkaç saat sonrasını düşünmeden dev yüzünü narince denize

bırakıyordu. Her defasında, boğulmasına ramak kala Tanrı yardımına koşar ve on iki

saatlik mesaisinin tekerrür etmesi için zili tekrardan çalar. Sarı ayın ve karanlık

kolların bile birbirini aldattığı bu dünyada, Tanrı’nın çaresiz kalması onun suçu

olmaktan çıkıyor, tamamen kullarının üstüne esen bir güz yeli gibi narince saçlarını

okşayarak onların günahları olmaktan gurur duyuyordu.

*

Soyka, parmaklarının arasında gezintiye çıkan 2011 yılı basımlı paraları bir bir

sayıyordu. Soyka, Beyoğlu’nun müstehcen semti Taksim’de yıllanmış bir tüccardı.

Mamafih, günümüz tüccar tanımının biraz dışında yer alıyordu kendisi. Pezevenkti.

Beyoğlu’nun Sırat köprüsü olmaya mahkum Taksim. Günahların ve sevapların ortak

paydasıydı. Herkesin üç maymunu oynamak için seçmelere girdiği bu semtte, Soyka

bütün hataları ile apaçık ortadaydı. Yıllardır erbabı sayıldığı bu mesleğini, açıklamak,

bas bas bağırmakta gocunmazdı. Çünkü her erkeğin hayal ettiği kadınlar aleminin,

kendine göre yegane sahibiydi. Bu yüzden parmak uçlarında gezen yüzlük para

birimlerini hiç önemsemiyordu. Siyah tonun hüküm sürdüğü masasının karşısında,

ahşap taburede oturan kulunun gözyaşları onun için bir hiçti. Vicdanı, tarihi kitaplar

gibi tozlandığından, üstüne düşen su taneciği sadece birkaç dakikalık iz bırakıyordu.

Meryem’de alışmıştı gerçi Tanrı’sının acımasızlığına ve hoyratlığına. Çocuklarının

ertesi güne tok uyanması için, birkaç kuruş daha dileniyordu farazi gözyaşları ile.

Müstehcen duyguların zaferini ilan ettiği bu dakikalarda, ilk cümleyi kurma şansı

Meryem’e lütuf edildi. Çünkü Tanrı, sadece kullarının değersiz sorunlarına tepeden

inme sözler ile cevap verirdi.

-Abi?

-Efendim, diyerek masmavi gözlerini Meryem’e doğru yöneltti ve para sayma seansına

son vererek onları küllüğünün yanına bıraktı.

-Dün sabah. Çocuklar okula gitmeden evvel. Müdür muavini eve geldi. Küçük oğlum Saffet,

sürekli baygınlık geçiriyormuş. En sonunda hastaneye götürmüşler çocuğu… Saffet,

kan kanseriymiş.

Soyka, istifini bozmadan önünde duran Malboro paketinin karton kapağını açarak

içerisinden bir sigara çekti ve koyu pembe dudaklarının arasına yerleştirerek, mat

siyah renkli zipposunu paltosundan çıkardı ve usulca öksüz kalmış sigarasını

alevlendirerek onu babasına geri kavuşturdu.

Cevap verme sırası artık doğa ananın emrettiği gibi Tanrı’daydı.

-Benden ne istiyorsun peki?

*

On metrekarelik, rutubet kokan odanın tek bir penceresi vardı. Dehlizin içerisinde

yaşamaya mahkum olan Asmin. Üstü simlerle süslü, kırmızı elbisesi ile yatağın

başucunda oturuyordu. Göğüsleri adeta ant içmişçesine elbisesinin dışına, deniz

dalgası gibi taşıyordu. Aklına geldikçe, eczaneden aldığı merhemi bacaklarındaki jilet

izlerine sürerek acısını bir süreliğine de olsa dindirmeye çalışıyordu. Ne için

yaşadığını, ne yaptığını kendisi de bilmiyordu. Bildiği tek şey, yirmi bir yaşına

geldiğinde iş hayatına atılan her birey gibi paranın orospusu olmaya yemin ettiğiydi.

*

Meryem, beyaz askılıklı bluzu ve siyah eteği ile, Tanrı’sının karşısında sessiz bir

şekilde bekliyordu. Cevabını kendisi ve Soyka çok iyi biliyordu. Ama ilk harfi

ağzından çekip koparacak cesareti yoktu. Kendisi için istemiyordu parayı.

Çocuklarının bahtsız kaderi içindi. Zaten vesikalık damgası, onu yeterince

aşağılıyordu. Mahalle kadınları, onu adeta ucuz bir fahişe gibi görüyordu. Halbuki,

belden aşağısını satılığa çıkaran insanlar bir yazara göre fahişe sayılmıyordu. Satılık

fikirler uğruna, dünyayı mest eden insanların asıl orospular olduğu bir yazara göre

sadece bir varsayımdı.

-Abi. Yıllardır senin kulun olarak burdayım. Gerektiğinde sana avratlık ettim.

Dertlerine derman olabilmek için bacın oldum. Sıcak bir omuz bul diye analık da

ettim. Hor görme sende beni.

Meryem, morarmış dirseklerini baldırlarının üstüne koyarak, elleri ile yüzünü kapadı.

Yerin en alt katmanında bulunduğunu ve acılar içinde kıvranacağını, bir takım

tepeden inme kitaplar sayesinde biliyordu. Ama fahişelikten daha ağır bir kötülük

olduğunu şuanda yeni öğrenmişti. Kulun, Tanrı’ya muhtaç kaldığı an. Artık hataların,

isteklerin ve bütün zevklerin ile onun karşısındaydın. Çünkü ona muhtaçsın. Belki,

dualarına tez zamanda cevap vermeyebilir. Ama o kudret ile harmanlanmış şahsiyet,

sadece öncesinde binlerce defa tekrarladığı yanıtı tekrardan dillerinden döker.

Nitekim söylediği bir sözün, yüzlerce yıllık kalıntıları var.

Soyka, üstüne iki beden büyük duran, turkuaz renkli gömleğin boynundan aşağı ilk üç

düğmesini açarak, deri koltuğundan ayağa kalktı ve Meryem’e doğru döndü. Artık

yıllanmış Tanrı’nın ağzından çıkacak kelimeler bekleniyordu…

-275 TL. Sana bugün kaç müşteri geldi Meryem?

-Beş, altı kişi geldi abi.

-Gidip itlerin muamelesini de mi ben yapiyim. İşini düzgün yapican, karşıma gelip

zırlamican sonra. Orospuluğu anama göstersem bunca yıl, hiçbirinize gerek

kalmazdı.

-Abi…

-Siktir git dedim sana!

Soyka küfür lügatine sahip olduğunda daha on bir yaşındaydı. Hayatın gereksinimleri

onu bu duruma feragat etmişti. Bundan dolayı her şeye her an durmaksızın küfür

edebilir. O pişmanlık duymuyordu bu konuda. Karşısında, çocuğu ölüme terk edilmiş

bir anne bile dursa.

*

Saydam küllüğün aralığında, kendine yer etmiş sigaranın dumanı, odanın içerisinde

melun melun yükseliyordu bir Ahmet Kaya parçası eşliğinde. Sigaranın, Ahmet

Kaya’nın son sözünden önce sönmesi kesinlikle yasaktı Asmin’in anayasasına

mutabıkken. Buruşmuş parmaklarının aralığını gevşeterek, kan kırmızısı dudaklarının

etrafında gezdirdi ve yerde yatan sutyenini üstüne giydi. Ardından başını çevirerek

komodinde duran, prezervatif kutularına, parfümlere, üç beş hakkı kalan peçeteliğine

baktı. Yanı başında, üstünü giyen müşterisini ise hiç önemsemiyordu. Konuşma

sırası, kendisi ile AİDS birleşiminde bulunan yirmi bir yaşındaki çevik kuvvet

polisindeydi.

-Güzelim. Bak gel burdan kurtarıyım seni.

-İsmini daha bilmediğin bir kadınla nasıl beraber olmak istiyorsun?

-Aşık insanlar için isimler teferruat sayılır.

-Bana bunu diyen belki de yüzüncü erkeksin. Hadi naş!

-Aylık kontrollere geldiğin zaman böyle demiyordun ama.

-Çünkü Beyoğlu’nda benim gibi üç kuruşluk bir orospu için, her şeyini satan başka bir

adam yok.

Genç polis memuru, üstüne beresini giymeden önce öylece donakaldı. Koridordan

gelen, Meryem’in ayak seslerini ve hıçkırıklı ağlamasına hiç aldırmadı. Karşısında

duran kadının kendisine verdiği cevaba, kaşlarını çatarak, yüksek sesle konuşmaya

başladı.

-Üç kuruşluk orospusun ulan sen. Birkaç yıl sonra mahalle aralarında ergenlerin

karşısında kıvırta kıvırta geziceksin. Sen kime ders vermeye kalkıyon lan!

Asmin, gereken cevabı vermek için ayaklandı.

-Yarım saat öncesinde kulağıma hayatım, bir tanem diye fısıldayan delikanlıya noldu.

Yediğin naneleri gidip teker teker anlatıyım mı amirine. Zorla gelip burdaki bütün

kadınlarla beraber olduğuna. Sizin belgenizi alıp g….e sokarım demedin mi? Yarım

gramlık haysiyetin var zaten onuda bozdurtma bana.

*

‘’Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet’’. Dizesini kaleme almış şairin sözleri,

Taksim’in arka sokaklarında bir toz taneciği kadar değerden mahrum bırakılıyordu.

Çünkü burada, insanlıktan önce her zaman para ve fahişeler hakimdi. Zevklerin ateş

çemberinde oynayan Tanrıların görevi ise sadece onları izlemekten ve alkış

tutmaktan ibaretti. Onların günahsız oluşumundan, hatalarının acısını yalnızca kulları

çeker. Ve yarattıkları varlıkların derin çığlıklarından tarif edilemez bir zevk alırlar,

Sayko’nun yaptığı gibi. İki çarpı iki metrelik, boyaları sökülmüş fanusundan caddeyi

seyrediyordu. Sutyeni ve telli donu ile bir kadın, sakalları gür, bereli bir adamın

peşinden koşuşturuyordu. Kovalayan Meryem’di. Kendisine silah zoru ile birlikte

olmak isteyen bir adamı, çorabından çıkardığı jiletle boğazından yaralayan bu kadın.

Kız kardeşi olarak gördüğü Asmin için, sutyeni ile sokaklar boyu bir polis memurunu

kovalayabilirdi. Meryem, Sayko’nun görüş açısını terk ettikten sonra sessizliği bozan,

metal kapının tokmağıydı. Hiç bir zaman, Tanrı’lar misafir ağırlamaktan hoşlanmadığı

için, asla ‘’buyurun’’ demezlerdi şimdi de olduğu gibi. İçeriye giren ve bu cesareti

gösteren Asmin’idi. Sonbahar yapraklarını andıran turuncu saç rengi ile minyon

fahişe sertçe kapıyı kapatarak, bir adım ötesinde duran kahverengi tabureye Tanrı

istemese de buyur etti. Konuşan Asmin’di.

-Sayko abi…

-Naptın lan gene adama? diyerek zafiyetlerine ters düşerek kulunun ondan

merhamet isteyişini böldü.

-Geçen gün benden gelip yardım istemedin mi? Polisler peşimde, beni ele verme

demedin mi! Ne gidip yine polisle başını belaya sokuyon?

-Ben, ‘’beni onlara verme’’ dedim. Abilerimin yediği halttan dolayı ben

cezalandırılcam. Adalet mi bu şimdi?

-Abinlerde gidip, köy meydanında bir polisi vurmasaydı. Siktir git şimdi odamdan.

-Şu Meryem abla kadar ta..ak yok sende biliyor musun… Kadın benim için kaç kere

canını tehlikeye attı.

-Meryem dediğin, yaşlı bir orospu. Az önce geldi yalvar yakar para dilendi benden.

Kime güvenip, güvenemeyeceğini öğrenememişsin hala. Sen şimdi burada bekle ve

bir yere kıpırdama. Polisler her an gelebilir!

-…

*

Tanrı’nın kendine hakim olamadığı tek duygusu, aşktır. Kendi yarattığı kuluna

nedensiz bir şekilde aşık olurlar. Bu noktada devreye kendi mükemmellikleri ve

beğenmişlikleri girer. Ellerinden çıkan kuluna sebepsiz bir duygu bağı ve sadakat

gösterir. Zaten bu yüzden Tanrı’lar kaybetmeye her zaman mahkumdu. Soyka bunu

bile bile kendi kuluna aşık oldu, ona istemsizce olan merhametini böylece ortaya

döktü. Yapabileceği bu noktadan sonra tek şey, kuluna onu sevdiğini söylemekti.

*

Beyoğlu nihai akşamına kavuşmuştu. Sokak lambalarının yanmadığı bu sokak, ilk

defa aydınlık ile hasretini giderdi. Dar, Arnavut kaldırımlı sokakların arasından

süzülen siren sesleri ve mavi tepe lambaları her şeyin habercisiydi. Genelevin çatı

katında, dip dibe duran Tanrı ve kul birbirine sarılmış oturuyorlardı. Neyi

beklediklerini, kimi beklediklerini bilmiyorlardı. Soyka, Asmin’in boynunu öptükten

sonra derince bir nefes aldı ve bıyıklarından süzülen ter tanelerini avucu ile silerek,

başını duvara dayadı. Bütün kuralların altüst olduğu bu günden itibaren, Asmin söz

hakkı almıştı.

-Bana neden yardım ediyorsun?

-Çünkü ölmeden önce Tanrı’nın gözüne girmeyi çalışıyorum.

-Öleceğini nerden biliyorsun?

-Pezevenkler, bir kadına aşık olmuşsa eğer, bu zaten ölümün kendisidir.

-Nasıl bu kadar emin oluyorsun öleceğinden?

-Yaşamak için bir sebebin kalmadığında bu ölmen için bir sebep var demektir.

*

Ahşap merdivenlerin üstünde yükselen siyah deri botların hiçbirisini umursamıyordu

Soyka ve Asmin. Sadece üstlerinden akan soğuk terin anısı ile baş başaydılar.

-Senden tek bir isteğim var Asmin. Elimde duran bu silahı şakağıma dayıyacaksın ve

beni öldüreceksin.

-Neden? Yapamam böyle bir şeyi, diyerek irkildi Asmin.

-Ya buradan mevta olarak çıkacaksın yada ellerin arkadan bağlı polis kelepçeleri ile.

Tercih senin.

-Yapamam.

-Haksız yere mapus yatmak var. Eğer beni öldürürsen vicdan azabı duymazsın ve

haklı bir sebepten yatarsın.

Tanrı’nın kendine yapabileceği en büyük ihanet, kendi ellerinde büyüttüğü kulu

tarafından öldürülmektir. Eğer kuluna merhametin ve azap vermenin tadını ucundan

koklatmışsa zaten o Tanrı ölü demektir.

Belinden silahı çıkarması ve ayak seslerinin yükselmesi neredeyse aynı tonda

denkleniyordu. Soyka, silahı Asmin’in ellerine vererek, kulunu özgürlüğe

kavuşturması an meselesiydi artık.

-Sadece tetiği çekeceksin ve özgürlüğüne kavuşacaksın.

-Neden ben ölmüyorum da sen ölüyorsun?

-Çünkü, seni seviyorum. Senden ne kadar af dilesem inanmazsın bana.

Silahın sürgüsünü çekerek, Tanrı’sının şakağına dayadı….

Kulun kendisi artık köleden öteye gidemeyeceğini anladığı anda, Tanrı’sı olmadan

kendisinin de ölü sayılması sadece basit bir denklem olarak her zaman kalacaktır.

Asmin, Soyka’ya dayadığı silahın ucunu aniden, kan kırmızısı dudaklarının arasına

aldı ve tetiği çekti…

Kapının açılması ile Soyka’nın gülümsemesi aynı anda gerçekleşti. Ellerinde

büyüttüğü kulunun onu asla öldürmeyeceğini biliyordu. Çünkü kullar: saftır,

merhametlidir, bağışlayıcıdır. İçeriye giren Meryem’di. Gözleri kan çanağına dönmüş,

sağ elinde silahı, sol elinde ise en küçük oğlunun kolyesi vardı. Meryem, kolyenin

suni altın kokusunu içine çekti ve söz aldı.

-Saffet öldü. Bugün okul bahçesinde tekrardan bayılmış. Yani son kez bayılmış

demi? diyerek yüzünü tuhaf bir gülümseme esir aldı. Belki de adaletin dünyadaki ilk

gülümsemesiydi bu…

-Ve sen… Ve sen o…… çocuğu yaşıyorsun.

*

Yerde kafa kafaya vermiş iki mevta duruyordu. Ayakta ise kahkaha tufanına boğulan

Meryem vardı. Tanrı’nın kendi kendine oyuna getirmesi, aciz bir kulu tarafından son

bulmuştu. Artık Tanrıların değil, kulların devrinin başladığını gösteriyordu Meryem’in

son gülüşü.

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın