Kar Tanesi – Berk Bozbel

Geceydi.
Yağmur serpilerek koğuşun tek penceresine birer birer vurarak, adeta uğulduyordu.
Uğuldamalardan rahatsız olan Ayşe’m, kırık tırnakları ile önce yüzünü hafifçe kaşıdı,
ardından gözlerini ovalayarak fi tarihinden beri yaptığı gibi, boyası dökülen gri duvarı
amansızca seyretti. Hafif bir çıt sesi duyunca, başını yukarı kaldırıp ranzalara baktı. Ve
ranzaların üstünde yatan mahkum bedenlere… Sesin nereden geldiğini anlamayınca, biraz
ürperdi, biraz da irkildi. Fi tarihinden beri alışamadı bu koğuşa. Belki fi tarihi ona çok uzun
geçen bir zaman dilimi gibi geliyordu. Belki de kimilerine göre –fi tarihi- sadece duvara atılan
bir çentik i anımsatıyordu. Ayşe’m ise sadece bu iki tanımın arasında duran birisiydi.
Düşünmesi gereken bambaşka şeyler vardı çünkü.
Yere inmesi için, ellerini döşeğe bastırıp, bacaklarına hafif bir kıvraklık getirmesi
gerekiyordu. O da nitekim öyle yaptı. Beyaz bir çift olarak aldığı grimsi çorapları, zemine
kavuşunca… Daha fazla ses çıkarmamak için parmak uçlarının üzerinde, bir hırsız edasıyla
lavaboya doğru yürüdü.
Vardığında, sol elini duvarın üzerinde gezdirip, ışığı açtı. Saniyelik ritimler halinde bir yanıp
bir sönen Floresan ampulün eşliğinde ilk musluğun önünde durdu. Aynanın etrafındaki mavi,
beyaz kareli mermerlerin dizimine baktıktan sonra, içinde bir sancı oluştu. Buruk bir şekilde,
çatlak aynayı seyretti. Yansımadan gördüğü façalı yüzüne dokundu. Ve her dokunuşta
anılarını anımsadı. Anıların neden hep rengarenk olduğunu, yaşadığı zamanın ise neden hep
siyah beyaz karelerden olduğunu anlamaya çalıştı. Sonradan ise anlamaktan vazgeçti bir
takım meseleleri, her insan gibi. “Sadece sebepsizce gülümsesem” dedi. Ve gülümsedi,
dünyada zulüm yokmuşçasına. Ardından sağ elini sutyenin arasına daldırıp, içinden üç aylık
kızının fotoğrafını çıkardı. Beyaz bir çerçevenin arasına hapsolmuş, sebepsizce
gülümsüyordu.
*
Sutyenini çıkardıktan sonra, aynaya bakıp derin bir nefes alıp burnundan geri soludu.
Musluğun sağ köşesinde kendine yer edinmiş kızına baktı ardından. İki eliyle sıkıca sol
göğsünü kavrayıp, musluğa doğru eğildi. Kızını emzirdiğini hayal edip, kopmak istedi bu
amansız gerçeklikten. Gerçekler yaşanmayacak kadar acıydı çünkü. Dudaklarının ucundan
“Meryem” okunuyordu, ellerini göğsünün ucuna gidip getirirken. Nefret ile damlıyordu, her
bir süt taneciği, gözyaşları ise “Meryem’in” fotoğrafını içine alarak akıyordu. Birkaç
saniyeliğine durup tekrardan nefes alıp verdi. Ellerinin terlediğini fark etti. Üstünde kurulayıp,
elini göğsünün üzerine koydu. Halen daha kabarık olduğunu hissetti. Bir daha dayanamazdı
ama bu acıya. Yada gözyaşının “Meryem’i” hapsederek akmasına…
*
Öğle vaktiydi.
Yağmur serpilerek yağıyordu koğuşun bahçesine. En dip köşede oturuyordu Ayşe’m ve ranza
arkadaşı Hatice hatun. Tel örgülerin dibinde, bir Yılmaz Güney okunuyordu Ayşe’m
tarafından. Okuma ve yazması olmayan Hatice hatun ise, film afişlerinden hatırladığı “çirkin
kralın” kaleminden dökülen kelimeleri büyük bir merak içerisinde dinliyordu. Koğuştan kalan
izmaritleri topladıkları plastik bardakta usulca yanlarında duruyordu. İki parmağın arasındaki
yanmayı ilk hisseden Hatice hatundu. İzmariti fırlatarak, orta parmağını tükürüğe boğdu.
Böylece de konuşma hakkı ondaydı.

“Biliyon mu kız. Birkaç sene evvel buraya mahkum bir ana daha geldiydi. Ufacıkta kızı vardı.
Bunlar bahçeye ilk çıktıklarında, kızı dışarıda seksek oynayan çocukları göstererek anasına
sordu: “ Anne dışarıdaki çocuklar ne suç işlediler de, cezaevindeler.” Anası cevap veremedi
sonra.”
“Bana da bazen öyle geliyor Hatice. Sanki susup kalsaymışım, her şey daha güzel olurdu.
Hata mı ettik acaba?”
“Öyle deme. Bak şu kış aylarında yağan kar var ya…”
“Evet.”
“Biz onun gibiyiz işte.”
“Nasıl yani?”
“Bir kar tanesi gökten gelir, yavaşça yeryüzüne konar ve kalır orada. Sulusepkenler ise gelir,
konar, ama kaybolurlar. Eriyip yok olurlar. Biz o kar tanesi gibiyiz, ardımızda iz bırakarak
gideceğiz.”

Instagram Hesabımız; kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın