Erguvan Mezarı – Alpaslan Yasin Bekar

Bu sabahın adını “bir gün daha” koydum. Çok da yakıştı ona, hemen benimsedi, aynılığıma haykırdı varlığını. Varlığım kendini imtihan etti. Sahi, ben buradayım. Eflatun rengi odamın ortasında oturuyorum. Hiçbir şiire girememiş imgeler, kağıt cesetlerine dudaklarımdan bulanıyor. Ve eklemek istiyorum: Evimin önünde erguvan ağacı yok. Olsa da, bugün pencereyi açar mıyım? Yeltensem de hani, acaba bir pencere var mı bu odada? Doğru, eflatun rengi odamda, bir oturak yok. Sabahları da güneş açardı. Şiir de kovmazdı beni. Ya da, bilmem… Erguvan’ın dallarından kopan ben, hangi daldaydım? 

            Şeytan bugün seni sordu. 
            Yapma, onunla ne işim olur? 

            Dikenli beşiklerde doğdum. Yanımda kimse yoktu, kulağıma ezan okunmadı, ben de varlığıma yordum. Dövmelerle kapladım tüm vücudumu, boğazımda küllerden bir kükremek vardı, kükredim! 
            Ve… Ağzıma kanlar doldu. Tükürdüm. 
            Gömleğim katran karanlığında mahvoldu.
            
            Üzüldüm. 

            “Mendil getireyim, ister misin?” 
            “İyi… İyi olur.” 

            Âşık Nesimi seni soruyor, seni merak ediyor. Çok yorgun deseydin. Yorgun musun?  Bunu bırak da, pencerenin kenarında kâğıt var; onu okur musun? 

            Pek tabi, sen mi yazdın? 
            Bir dakika, erguvanın önündeki çukur ne? Sen mi kazdın?

            Evde kimse olmamasına rağmen ses çıkarmamaya çalışıyordu. Kendinle oynadığı bir oyundu bu. Yok olmak, evi kandırmak, gizlice evin davranışlarını izlemek… Şaka yapıyordu kendine. Bunu düşünüverme cesareti hoşuna gidiyordu. Farkını hissediyordu, farklı yaşadığını. Sonra kendine soruyordu. Ya herkes bu oyunu oynuyorsa? Ama kimse de anlatmıyordu. Gerçi bu da onu farklı kılmazdı, o da anlatmıyordu. 
            Kapı çaldığında ürktü. Yok olmaya alışmıştı oysaki. Şimdi bir anda gerçekliğe döndü, eflatun odanın ortasındaki sandalyeyi hissetti. Ayağa kalkıp, topuklarına basarak kapıya yürüdü. 

“Salim, merhaba oğlum.” 
“Merhaba Hayriye Abla, içeriye geç, buyur.”
Hayriye, Salim’in kibarlığına cevap verdi, oturma odasına geçti. 
Salim ile iş yerinden tanışıyorlardı. Bu evi tutmasında vesile olmuştu. Böylelikle Salim üzerinde hak ilan etti. Yok olduğu zaman, “Akşam ezanından önce kendinde ol” diyebilirdi. O da kimsesizdi. Ama her zaman bir kimseydi. 

            “Necati bugün seni sordu. Oğlum niye gelmedin işe, şu adama neden koz veriyorsun?” 
            “Hayriye Abla, ben… Ben evdeydim.” 
            “Kovduracak seni işten, sonra hep evde duracaksın, nasıl geçineceksin oğlum?” 
            Salim cevap vermedi, varlığında böyle sıkıntılar ortaya çıkıyordu. Hayriye bu suskunluktan cesaret aldı, devam etti. 
            “Bu sakal ne, azcık şu adamların suyuna git. Temiz giy, temiz ol, öyle gel işe.” 
            “ Bugün gelecektim.” 
            “ E niye gelmedin peki?” 
            “ Hayriye Abla, gömleğim katrana bulandı. Onu temizlemeye çalışırken sakallarım uzadı. Tam işim bitti, sen geldin.” 
             Hayriye kesinlikle vardı, mimikleri dondu, rutubet acılığında baktı.
             Salim, sağdı. Peki, şimdi de var mıydı? 
            Hayriye eteğini topladı, kalktı ayağa. 
            “Kapa şu camı, üşüteceksin oğlum, buz gibi burası.” dedi ve pencereyi kapatmaya girişti. Sonra aniden küfür etti; 
            “Bak şu mahallenin serserilerine, güzelim bahçeye bak! Erguvanın önündeki o çukur ne?  Mezar gibi bir de, tövbe estağfurullah!” 
            “Mezardır belki Abla, erguvan mezarı.” 
            Hayriye; Salim’e dönük, pencereyi kapadı, perdeyi indirdi. İyi geceler dileyip, evine çıktı.

— 
         Şeytan bugün senle doğdu.
         Yapma, şimdi tekrardan nasıl boğulur! 

“Efendim oğlum?” 
“Bir şey yok amca, mırıldanıyorum.” 
            Dolmuş beklerken mırıltılar saplandı Salim’in ruhuna. Sonra çürüdüler orada. Kuşların uçuşuna bir kokudur sarıldı. Bir sigara sardı yandaki amca. Tahta taburedeydi, Salim de hemen yanında. Uyanmayla, uyumamanın arasındaydılar. Sanki yeni uyanmışlarda, henüz var olamamıştılar. Muhabbetleri yansımaydı biraz. Sigara vardı, dumanıysa biraz. Serçe parmak büyüklüğündeydi sigaranın filtresi, kasket vardı amcanın kafasında. Tektiler sanki o bucakta. Salim de, amca da…   
             
“Sala okundu bugün. Biri daha kavuştu Allah’a.” 
Beyaz tülbentler gördü Salim, camın arkasında.
Gözyaşı döküldü amcadan, Salim var mıydı? 
Belki tek başınaydı Amca, ondan bir tabure yoktu Salim’in altında. 
Belki amca yoktur diyecekti, gözyaşları haykırdı. 
Salim ağzını açamadı, amca anlattı.
            “Yetmiş beşe vurduk belki. Hatta daha da fazla. On beş sene oldu, tam böyle okundu sala. Kahvede muhtarla çay içiyoruz, daha kalabalık o zaman buralar. Bir sübyan bağırıştır kopardı; Hikmet Ağa, Hikmet Ağa!
Koştum eve ki bizim kız çığırmak kuşanmış. Ebeyi benden evvel çağırmışlar, kapıda küçük oğlan. Hanım yanıma çıktı, ‘vakit geldi’ dedi. Yaktım bir cigara, tam böyle oturdum kapıya. Geçti dakikalar, tam böyle bekleyiverdim o gün. Ben beklerken etrafım kalabalıklaştı. Nefesim daraldıkça, gözlerim arandı. ‘Günah’ dedim. Evime doğacak. Elin günahı, hanemi kirletecek. Bir cigara daha yaktım. Geçti vakit, dolmuştan daha tez geldi haber. Ebe çıktı dışarıya, ağlamaya kararsız. Meğer ölü doğmuş bebe. Ceset akmış rahimden. İçimden geçirdim: Kurtulduk elin piçinden!
            Kız uyandı, hıçkırıktan nefes alamadı. Cenaze evi diye millet gelip gitti, Hayriye dayanamadı. Aldı ceseti, çıkardı kefenden. Millet üzüleceğine iğrendi belki, belki de şeytan o gün bizim eve indi. Herkes geri kaçtı. Kucağında yavrusu, koştu bahçeye. Tırnaklarıyla kazıyor mezarını evladının. Koştular yeğenler, Hayriye çıldırdı. Sabah oldu, bebeyi gömdük erguvanın dibine. Üç gün sonra da Hayriye kendini astı. Ardından kalabalık dağıldı, gitti herkes köyden. 
O gün başladı kaybolmalar, tek kaldım şimdi. Bir ben varım, bir de cigaram… Hah işte, o da bitti!”
            Salim işe geç kaldı. Durdu, düşündü ve bu sabahın adını da “erguvan mezarı” taktı. Dumanı kovdu penceresinin önünden ve pembe yaprakları seyre daldı. 
Beyninde kıpkızıl bir serinlik vardı, kandan heykeller. 
Ruhunda var olmanın sancısı vardı, heykeller eridiler. 
Varlık, yokluğunu haykırdı, şeytanın fısıltısında anneler; 
Delirdiler. 

“Hayriye Abla, sen hiç evlendin mi?
Hayriye sigarasının külünü balkondan aşağıya bıraktı. 
“Bir kere Salim, kaçmıştım. On sekiz yaşında falandım.” 
“Ne oldu sonra?” 
“Babam varlıklı biriydi, rahmetli. İstanbul’a kaçmıştık, buraya. Bulmuş izimizi.”
Devam etmedi. Salim düşünce yığıntılarının arasından baktı Hayriye’ye. İki-üç saniye sürmedi, konuşma tekrar dirildi. 
“Ali’ydi adı. Korktu, bıraktı, gitti. 
Hamileydim.”
“Baban seni bulunca ne yaptı?”
“Dövdü, bana kahpe dedi, karnımdaki şişe zina.”
“Peki, ölmeye nasıl karar verdin abla?”
“Peki, var olmama ne zaman karar verdin Salim?” 
Konuşma bitti. 
İkisi de araftan sıyrıldı. Biri varlığa verdi nefesini, diğeri yokluğa. Salim, pencerenin önünde oturuyordu, odada tekti. Hayriye gözleri yaşlı, Salim’e gülümsüyordu.  
Salim kalemi ve kâğıdı pencerenin kenarına bıraktı. Erguvan Ağacı gecenin içinden ışıldıyordu. 

Instagram hesabımız; kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın