Eylül – Reyhan Hacıoğlu

Mevsimin en hüzünlüsüdür Eylül, hele aylardan da sonbaharsa ve yağmur yağıyorsa İstanbul’a.  İnsan ölülerden ibaret şayet bir kere sağlam öldüyse. Sonrası hep yaşamak sanrısı. İnsan en güzel ilk acıdan nefessiz kaldığında ölür, zira bir daha hiçbir şey o ilk acının verdiği zararı veremez. Trafik kazası gibi bazı insanlar. Öncesi ve sonrası bir daha eskisi gibi olmayan. Kolunu ya da bacağını almıştır senden veyahut kalbini söküp gitmiştir. Bu öyle mecazen bir benzetme değil. Denk geldim, insan sahiden bir kaza geçirip bir daha eskisi gibi olmayabiliyormuş.

“Ben senden önce bir ölü. Senden sonra ise bunun farkında olan bir insan oldum” diyordu son mektubunda.  Eylül’de gitmiş bir başka yılın bir başka zamanında Ekim’de geleceğini söylemişti. Söz vermişti. Ben de inandım. Zira hiçbir inanmışlık ona inanmanın huzurunu vermemişti o vakte kadar çünkü.

Onunla çok garip bir yazda akşamüstü saat 4’ü 5 geçe tanışmıştık. Bursa’nın sıcak ve nemli havasında girsem mi girsem mi dediğim bir insan hakları dersini verecekti. İnsanın gözlerine bakmayan konuştuğunda ise tercihen havaya bakan bir hocaydı. Ki zaten anlattıkları da ilgimi çekmiyordu. İyi diyordu bir dönemin en büyük kayıplarının yaşandığı yıllara. Sonra tam sekiz ders geçti.

Artık derslere girmemeye karar verdiğim bir gün bana baktığını fark ettim. İlk anda garip bir refleksle önümdeki arkadaşın arkasına saklandım. Ne yapıyorum ben böyle deyip kendimi toparladım. Başımı uzattım. Ve ordaydı hala bana bakıyordu, bu halim çok hoşuna gitmiş olacaktı ki, yüzü gülüyordu. Bense dersin geri kalanını sıraya yapışmış, yüzüm kitaba gömülü geçirdim. Ne kadar baktı bilemedim ama 20 dakika kalan ders bitmek bilmedi. Sonra ise kaçarak sınıftan çıktım. Tam sekiz ders gitmedim, gidemedim bir daha. Sonra cesaretimi toplayıp yine gittim, yüzünde bir tebessüm ama ondan da çok gelmeyişime bir sitem vardı. Aylar geçti. Bir söz söylense dağılacaktı aramızdaki suskunluk ama ikimizde bir şey demedik. Son ders de geldi nihayet, ikimiz de akıp geçen zamana kızgın ama en çok da birbirimize söylenmeyen sözlere. Ders bitti, herkes çıktı. Bir o bir ben kaldık. Telaştan kitaplarımı düşürdüm o da bir şeylerle uğraşıyordu. Bir söz yetecekti ikimize de ama ne o konuştu, ne ben bir şey dedim. Tamı tamına 5 dakika 50 saniye geçti. Herkes gitmiş ve biz kalmıştık. Sonra ben söylenecek ama söylenmemiş tüm sözlerimi alıp kapıya yöneldim. Biliyordum bu onunla ilk ve son vedamızdı. Kapıya kadar kalbim avcumda gittim, tam kapıdan çıkarken dönüp baktım. Bakıyordu. Bir söz söylense dağılacaktı suskunluğumuz ama ne o söyledi ne de ben. Kapıdan çıkarken kalbimi bıraktım F 26’da o yaz. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İnsanı meğer en çok da söylenmeyen sözlerin keskinliği yaralarmış.

 

Okul bitti, yıllar geçti. Sonra bir gün bir mektup geldi. Öylece birden bire. Merhaba yazıyordu sadece. Ben o mektubu kaç gece okudum da bitiremedim. Dört yıl geçmiş aradan. O ne çok şey yaşadı ben ne çok şey kaybettim. Hiç sormadım ne yaptığını, o da hiç sormadı nasıl olduğumu öylece o yazdı ben cevapladım. Ben yazdım o cevapladı. Bir söz söylense adı konacaktı yaşadığımızın ama ben ona Vera’yı o bana Roza’yı anlattı hep. Neden diye sormadım ona hiç. “Biz neden başkalarının hikayelerini anlatıyoruz” diye. İki yıl daha geçti böylece. Canı sıkılsa r’nin kıvrımı olur, yahut morali iyi ise ş’nin kuyruğu muhakkak nokta olurdu. Zamanla onu o kadar iyi tanıdım ki. Artık beklediğim sözlerin bir anlamı kalmamıştı. Bir hayli zaman sonra bir bilet yolladı. İstanbul’a gelmemi istiyordu. Olur dahi demeden çantamı hazırladım, İstanbul’a geldim.

İnsan hani bekler ya onca zaman geçmiş bir şey değişsin, yok. Hiç değişmemiş, sadece zayıflamış. Rengi solmuş. Bir bankta oturduk. Yine suskun, yine çığlık çığlığa bağırarak. Avucunu açtı, hiçbir şey demedi. Boştu avcu ama öyle sıkmıştı ki, terlemiş, bembeyaz olan teni kıpkırmızı olmuştu. Ben dedi; Bunu 6 yıldır saklıyorum. Gel de al diye…

Meğer benim can parem almış da yüreğimi, saklamış koyununa az bir zaman kalan ömrünü ömrüme acı vermesin diye susmuş bunca yıl. Susmuş da, söylenecek söz kalmamış. Ben bir vuslatı beklerken o bir vedanın son repliğine hazırlanıyormuş.  O gün anladım ki ölmekten beter bir şey varsa o da ölü birini sevmek.

Aylardan Eylül’dü mevsim yağmurları yağıyordu İstanbul’a. Bir şey desin istedim ama beni orda bırakıp gitti yine. Bu kez o baktı ardın sıra. Ve bu kez ben bakıyordum, söyleyecek sözü olmayan bendim. Ölüyordu ve beni yaşamaya mahkûm ediyordu. Bir gece ne kadar uzunsa o kadar uzun bir gece geçirdim. Ertesi sabah kucağımda tüm mektupları, alıp gittim hastaneye. Bahçesi kocaman bir hastane. Ruhum çekildi, kaburgalarım ağrıdı. İki gözüm bir çift söz söylemeden ölümü bekliyor burada öyle mi? Odasına çıktım yoktu, gece ateşi çıkmış, ağrıları artmış.  6 yıldır bu hastalıkla boğuşuyormuş. Meğer çoktan varmış ama 6 yıl önce ne olduysa birden atağa geçmiş hastalık ve hep ilerlemiş. Bazı geceler uzun uzun yazarmış kendini iyi hissettiğinde. Bir de yastığının altında biriktirdiği mektupları varmış. Ne vakit yorucu bir gece geçirse ertesi sabah muhakkak hepsini açar teker teker okurmuş.

En çok da Eylül ayında nüksedermiş ağrıları. Ara ara avucunu açar kimsenin görmediği bir şeyi yoklarmış. Uzun süredir gelip gidiyormuş ama son birkaç aydır artık ölümü bekliyormuş. En son onu dün sabah gülerken görmüşler, aylar var ki ilk defa yüzü gülümsüyormuş. Susarmış bazen günler hatta haftalarca, gözü kapıda olurmuş. Hemşire bunları anlatırken girdi içeri. Yorgun ve bir hayli bitkindi. Geldin mi dedi? Evet dedim, 6 yıl geç kaldım ama sonunda geldim…

Öğrendim ki insan bir kere ölür, sonrası ise hep yaşama sanrısı. Ve en acısı ise susmanın ne kadar derin bir keder olduğunu öğrendim. O gün bir söz söylenseydi şayet, 6 yıl 7 saat 30 dakika önce o kapıdan çıkmadan. Ben ölmeyecek o da yaşayacaktı…

Roza Viyan 

Instagram Hesabımız, kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın