Sürgün – Reyhan Hacıoğlu

İnsan konuşamadığına, konuşamadığını yazarmış. Herkes konuşabilseydi şayet, bu kadar uzun sürmezmiş sessizliğimiz ve bitmeyen hüznü. Büyüdükçe korkunç yalnızlıklarla sarılı büyük büyük susmuşluklara tanık oldum. “Sussan olmaz konuşsan olmaz” diye şarkısını bile yapmışlar. Ne saçma konuşmak için mecali kalamaması insanın, insanın mecalinin konuşmaya yetememesi…

Susuyoruz hem de öyle böyle değil. Geçip giderken kalabalıklardan fark etsin diye biri bizi deli gibi kalbimiz çarparken, biri “pardon” dese saklanacak yer arıyoruz. Ne garip ve saçma değil mi? Yabancılaşma buysa, biz birbirimizi “yabancı” olacak kadar dahi tanımaya fırsat vermiyoruz. Değiyor, gülümsüyor, hareket ediyor ama konuşamıyoruz… Ondandır mektupları sevmişliğim ama mektuplarıma tarih atmamışlığım. Çünkü korkuyorum, “ölüyorum” diye yazdığım tarihe bakıp;  “amann çoktan ölmüştür” denmesine. Denir mi? denir… Çünkü “burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin dünyası”. Öyle silahla falan da değil üstelik bir bakış bir söz ve çokça da söylenmemiş sözlerle oluyor artık. Bir bakıyorsun gözlerine bir konuşsan ne çok iyi gelecek hem sana hem ona. Oysa sen bakıp susuyorsun ve işte o da ölüyor. Öyle pat diye ne bir baş ağrısı be bir kalp krizi ve üstelik bir ilaç bile almadan ölmek için. Sessizce, kimse duymadan ama herkesin görebileceği bir şekilde… Bu ölümlere çok tanık oldum. Mesela annem öldü, babam öldü, ben öldüm… Dahası arkadaşlarım öldü, komşularım öldü, en güvendiklerim öldü, en sevdiklerim ve üstelik… Belki inanmazsın sokak ölü doldu. Bir yanımız bahar bahçe de bir yanımızdaki bunca ölü ne diye sormadı sanırım kimse şaire o da akıl edip iki kelam yazmadı üstüne. Belki o zaman daha katlanır olurdu bu “insansı” hallerimiz.

“Biz yeryüzünün lanetlileri”, büyük büyük laflar edip altında kalanları, kusurları hep karşıda arayanları, çay sevip kahve içenleri, mert görünüp asla olamayanları, gece intihar edip sabah 8’de işe gidenleri, “dünyayı kurtarmaya” kendini adayıp yanındakini fark edemeyenleri, insanlık için mücadele edip insan olamayanları, biz var ya biz daha kendi ile tek cümle kuramamışlarıyız… İşte bundandır hep ölümlerimiz, her gün ölüyor olmalarımız, susmalarımız.

Kırılmıştı bana, öyle kanlı bıçaklı değil üstelik. Hani bir merhaba dese bütün hüznü dağıtacak ama konuşmadan gitse her şey bitecek kadar… Öylece geldi karşıma, aradan uzun yıllar geçmiş. En son özgür yarınlarda buluşmak üzere ayrılmıştık. Sonra bir gece bir telefonla artık “özgür” olmadığını haber verdiler. “Tek suçu saz çalmakmış” olanlardandı o da. Bir hayli uzun süre nerede olduğunu bilemedim. Ha bire sürgün ediliyordu. Sonra bir gün “gazetede çıktı iki satır yazı ile” , bedenini “özgür yarınlar için” açlığa yatıranlardan olmuş diye. Artık yerini biliyordum. Ama yine de yazmadım, yazamadım… Aradan geçen zamanda öyle çok şey değişmişti ki, kendi hikâyemin kahramanı olmuştum çoktan. Yazacak çok şey vardı ama söylenecek tek bir söz yoktu… Ben de sustum. Ve şimdi ondan öğreniyordum, insan susmamalıymış. Cezaevinde kışlar uzun ve işkenceli, yazlar sıcak ve sürgünle geçerken. O gün karşımda oturduğunda sana anlatacak o kadar çok şey vardı ki, hepsinden öte sen kırgındın bana ve öyle böyle değil bütün bütün kocaman kocaman üstelik… Ama yüzüne bakamadan havanın soğuduğunu söyledim. Artık siyah rengi eskisi gibi sevmediğimi ve çayı da şekersiz içmeye alıştığımı. Sense beni dinliyordun sadece. Saçlarının her teline kadar konuşmamı istiyordun öyle diyordu ellerin, kolların… Bense konuşamayacak kadar mecalsizdim. En son evi değiştirdiğimizi söyledim. Onu bile dinledin sabırla. Zaman sana sabretmeyi bana ise susmayı öğretmişti… İkimiz farklı yöne giden otobüslerin durduğu bir durakta denk gelmiştik sanki yıllar önce ve şimdi yıllar sonra bize ayrılan sürenin sonuna geliyordu hayat. Birazdan kalkacak ve ayrı nehirlere akacaktık yine. Ben doludizgin sense yorgun ve kırgın. Sen demiştin bir ara; aynı sayfaya yazılma ihtimali satır sonuna kurban edilmiş insanlarız diye. Senin “Hakikatin ne kadarına dayanabilirsin?” soruna benim “hepsine” cevabım ne yazık ki sonraki sayfaya yazılmıştı ve ben hakikatle tek başıma kalmıştım. İşte geriye kalan tek gerçek buydu… Ve sen izin isteyip ayrılırken, ben bunları içimden tekrarlayıp durdum ve dostça kal diyebildim sadece. Sense sadece gülümsedin. İkimizde farındaydık bu son sürgündü ger dönüşü olmayan. Gözlerimi kapadım, birini giderken görmek geride kalan için iyi değildi diyordu annem. Ben de öyle yaptım.

Sonra kalktım masadan ve herkes gibi dik durmaya çalıştım. ”Üzülme sen tek değilsin”,  gördüğüne susan, haksızlığa boyun eğen, kendine dürüst olmayan, korkudan sinip susan, bir söz söylemeden ölümleri izleyen onca kişinin işlediği yüzlerce cinayet var diyordu karşı masada oturan kadın…

Instagram Hesabımız; kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın