SELLUKA-KADİM ŞEHİR İSKENDERİYE

Kadim Şehir İskenderiye

“Yeni bir ülke bulamazsın/ Başka bir deniz bulamazsın./ Bu şehir arkandan gelecektir. /Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın/ Aynı mahallede kocayacaksın/ Aynı evlerde kır düşecek saçlarına./ Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda./  Başka bir şey umma- /Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, /Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.”*

Bu özlem dolu mısraların sahibi şehir: İskenderiye. Boylu boyunca uzanan Akdeniz sahili, Avrupa mimarisiyle yapılmış eski zaman evleri, rengârenk panjurlar… Benim dilimde olan “Şehir” şiiri mi yoksa hayallerim mi getirdi beni bu şehre? Bilemiyorum.

Gezi için planladığınız kısa zaman dilimlerinde tarihi ve önemli yerleri gezip belki –macera ruhluysanız- arka sokaklarında dolanıp meşhur yemeklerini yiyip ülkenize dönersiniz. Bu kısa zaman dilimleri birkaç fotoğraf ve birkaç anı bırakır geriye dönüp baktığınızda. Ama hayata ve insanlara karşı duyuşunuzu, hissedişinizi, bakışınızı farklılaştırmaz ya da değiştirmez. Yaşamak lazım iliklerine kadar bir şehri ve ülkeyi bilmek için.

Çocukluğumun ülkesi Mısır. Düşlediğim, merak ettiğim şehir. Herkes gibi ben de bu ülkeyi piramitlerden ibaret zannederdim ta ki orada yaşayana kadar. Onun İskenderiye şehrinden bî haberdim.  Bir mayıs ayının on dördünde gece uçağı ile o hep beklediğim hayalime kavuştum. Uçaktan iner inmez sıcak, kavurucu bir hava çarptı yüzüme. Şehrin kokusu başkaydı. Toz kokuyordu. İnsanlar bambaşkaydı. Yakın zannettiğim şehir merkezine, bir buçuk saatte varmıştık. Hava karanlık olduğu için etrafı görememiştim ama sanki bir dağ yolundan gidiyorduk sarsıla sarsıla. Hayalimde hep çok pencereli, bembeyaz, denize bakan bir evde kalacağım vardı. Ama gördüm ki boyasız, uzun ve eski apartmanlar vardı her yerde. Kaldığım ev de çevredekilerden farklı değildi. Karanlık bir mutfak, pencereleri az olan odalar ve uçan hamam böcekleri. Tüm bunların yanında gökyüzüne dokunabildiğiniz duvardan duvara penceresi olan bir salon da vardı ve bu, evin can damarıydı. Zaman geçtikçe yaşadığım yerin değil de beraber olduğum insanların daha önemli olduğunu anladım. Mekânları güzelleştirenlerin insanların olduğunu.

Geldiğim günün ilk sabahı arka sokaktaki semt pazarına gittik. Oldum olası severim pazarları. Ama böylesiyle ilk defa karşılaştım. Hayvanlar, etler, sebzeler, yemekler hepsi bir arada. Maydanozların üstünde tavuklar, kazların yanında kızartılan patlıcanlar, kasap niyetine açık havada asılı etler ve daha neler neler. Nasıl yani! Hiç hijyenik değil nasıl olur! Cümleleri ağzımda. Şaşkınlığım gözlerimde. İnsanların bu karmaşanın içinde ne kadar mutlu oldukları da hâlâ zihnimde. Bir tek mutsuz birini göremezsiniz.

 

Benim aklımdan çıkmayan şey şehre ayak bastığımdan beri Kavafis’in evini görmek. Sordum soruşturdum şairden haberi olan kimse yok. Adını bile ilk defa duyduklarını söyledi çoğu kimse. İnternetteki adresinde de bulamadım yerini. Arka sokaklarda kaybolmaya karar verdiğim bir günde karşıma çıkıverdi Kavafis’in evi. Sokağın sonuna kadar gitmeyecektim oysaki oradaki ağaç cezbetti beni. Gittim ve gördüm ki yandaki evin duvarında Arapça, Rumca, İngilizce yazılı bir levha var: Kavafis’in Evi. Bu şehir bana ilk sürprizini yapmıştı. Ummadığım bir anda karşıma çıkıvermişti. “Bu şehir arkandan gelecektir / Sen yine aynı sokakta oturacaksın.” mısralarını mırıldanarak dolaştım evi. Arkamdan gelecek olan ikinci şehrimdi. Şimdiden hissetmiştim bunu.

Size burada tarihi ve turistik yerler olan İskenderiye Feneri’nin taşlarından yapılmış Kayıtbay Kalesi’ni, İskenderiye Kütüphanesi’ni, Murtaza Sarayı’nı, meşhur camileri anlatacak değilim. Bu bilgileri her yerde bulabilirsiniz. İnsanlarından, sokaklarından, yemeklerinden bahsedeceğim sizlere.

İnsanlar, Türkler kadar çok misafirperverler. Bir eve misafirliğe gittiğiniz özellikle yazsa taze sıkılmış mango suyu ikram edilir. Sofralarında balık, tavuk, kırmızı et. Üçü bir arada muhakkak bulunur. Masada ekmek yoksa bu size verilen değerin ve sofranın zengin olduğunun göstergesidir. O kadar zengin bir sofra hazırlamışlardır ki ekmekle karnınızı doyurmanızı istemezler. Cips sofraların ve hayatın vazgeçilmezidir. Sokaklarda ekmek arası cips satan insanlara bile rastlarsınız.

Kuşeri, ful, felafil, mulihiye dörtlüsü bu ülkenin ana yemeklerinden. Sabahları peynir, zeytin ile kahvaltı yapanına rastlamadım hiç. Her köşe başında fulcüler bulunur. İnsanlar genellikle buralarda kahvaltılarını yaparlar. Kuşeri ise en küçük porsiyonu bile büyük olan içinde makarna beraber bütün bakliyatların bulunduğu, özel soğan soslu oldukça doyurucu geleneksel bir yemektir.

Bu şehirde bir başka güzellik antikacılar sokağı: El Nabi Danyal. Şehir baştanbaşa eski zamanlardan kalmış gibi olduğundan –düşünün tramvay bile 1950’lerden kalma- insanlar için eskiye dair olan şeyler pek de önemli değil. Antika tabaklar, radyolar, fotoğraf makinaları piyasanın çok çok altında satılıyor. Hatta Avrupa’dan gelip 10-15 tane radyo alıp gidenleri de gördüm.

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın