Selluka-Kuşlar Yasına Gider

Bu dağlar kömürdendir/ Geçen gün ömürdendir/ Feleğin bir kuşu var/ Pençesi demirdendir./ Bu yol Pasin’e gider/ Döner tersine gider/ Burda bir yiğit ölmüş/ Kuşlar yasına gider

Mevsim kış. İçim gibi. Camdan dışarıyı seyrediyorum. Elimde Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider kitabı, kulağımda türküsü. Kitap bitti fakat hüznü geçmedi. Kar usul usul yağıyor. Sobada çıtırdayan ateşin sesi. Güğümde kaynayan su. Camı açıp soğuk havayı en derinime kadar çekiyorum. Karşı tepede bir sığırcık sürüsü havalanıyor. Bana iyi ol der, gibi.

Şu sıralar dar zamanlardan geçiyorum. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi, neye karar vereceğimi bilmediğim; ellerim ceplerimde şehrin arka sokaklarını arşınlıyorum. Gözümde engel olamadığım yaşlarla. Daima ağlıyorum. Böyle zamanlarda bir şarkı, bir şiir ya da bir kitap sıcak bir dost eli gibi omzuma dokunuyor. Gel boş ver diyor, her şeyi. Hayıflanmalarını, pişmanlıklarını, aldanmalarını, inandıklarını, inanmadıklarını, küçümsediklerini, yücelttiklerini, umutlarını, beklentilerini, hayallerini, ağlamalarını, gecelerini, gündüzlerini her şeyi ama her şeyi bırak! Bırakıyorum. Ağzımda turuncu bir pas tadı kalıyor. Ardından omzuma Hasan Ali Toptaş’ın eli dokunuyor. Bir baba şefkati ile.

“Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”

Kitap, babaya duyulan özlemi en duru biçimde anlatıyor. Hikâye herkesin hikâyesi aslında. Hasta, yaşlı bir baba ve onun çevresinde pervane olmuş oğul. Kocası için çırpınan bir kadın. Ankara-Denizli arasında tükenen ömür.

Baba-oğul hikâyesinin yanında dikkatimi birkaç şey çekti. Onca acının içinde yalnızlığa yer yok kitapta. Kocanın yanında dimdik duran bir eş. Babanın yanında bir oğul. Oğulun her daim destekçisi olan hanımı ve kızı. Yani kimse muhatapsız kalmıyor.

“ Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.”

“İşte o vakit, sonunda muhatapsız kaldım, muhatapsız kaldım dercesine ellerini iki yana açıyor, boynunu büküp hafifçe içini çekiyor, sonra da başını önüne eğiyordu babam.”

Aziz Bey (Baba) bu açıdan çok şanslı. Ailesi ve kalabalık akraba topluluğu hep başucunda. Ama en çok hayat arkadaşı. Dikkatimi çeken ikinci konu da bu. Aziz Bey, özgür ruhlu bir adam. Habersiz çekip gitmeleri, aylarca eve gelmemesi, karısının her zorlukla tek başına başa çıkması, hep bekleyen yol gözleyen olması… Tüm bunlara karşı karısından ne bir şikâyet ne bir sitem duyarsınız kitap boyunca. Kadına düşen yine sabretmektir. O yüksek bir kabullenmişlik ile Aziz Bey’in başucundadır. Aziz, hep özlenen, beklenen bir babadır;

Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü. Bu nedenle çocukluğumda annem, kardeşim ve ben hep yol gözlerdik.”

Yazarın en mutlu olduğu an bir telefon sesi ile bölünür. Kardeşi babasının öldüğünü söyler.

“Dünya gözyaşlarımın içindeydi artık, dünya bulanıktı, dünya ıslaktı ve dünya kalın uğultular eşliğinde etrafa buğular saçarak hafif hafif titriyordu.

Kitap bin hüzünle bitti. İçimdeki kederi daha da çoğalttı. İyi bir hayat yaşayıcısı olamadım. Nasıl başa çıkılacağını da bilmiyorum. Bildiğim tek şey ne yaşarsa yaşasın insan, elinde kalan sevgi ve aile oluyor.

Kelimelerin ruhlarına yeni anlamlar üfleyen Hasan Ali Toptaş’a sevgilerimle..

Instagram hesabımız

 

 

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

Bir Cevap Yazın