Yaz Günü-Berk Bozbel

Yaz tatilinin ilk günüydü.

Kocamustafapaşa’da çocukların sabah-akşam mesaisi içerisinde meşhin yuvarlağın peşinde

koşturdukları, anaların ve babaların tatil planı yaptığı zamanlardı. Sabah yıldızı da ilk günden

bütün o görkemli ihtişamı ile caddeleri kavururcasına yakıyordu. Sıtkı ve Atif’in ailesi içinde

aynı durum geçerliydi. Ailenin son veliahtı Sıtkı, yatağında hiç sabah vakti gelmesin

dercesine debeleniyordu. Turuncu perdesinden, güneş ışınları yatağının alt kısmından

başlayıp yavaş yavaş üst kısma doğru geçiyordu. Sıtkı’da hissediyordu bunu… Koltuk altı

hafif terlemiş, kısa kollu üstü mide bulandırırcasına kokuyordu. Yastığını alıp başını yatağa

sıfır bir şekilde uzatmayı denedi… Yine olmadı. Bu seferde saçından dökülen birkaç saç

tanesi dudağı ile temas edince, irkilerek uyanmak zorunda kaldı. Çalışma masasında abisini

gördü, Atif abisi ile birlikte kendini bildi bileli aynı odayı, aynı masayı, aynı çorap kokusunu

paylaşıyordu. İç içe geçmiş organ parçası gibiydiler.

‘’Günaydın abi.’’

Çalışma masasında okuduğu kitabın arasına el yapımı ayracını koyup arkasını döndü Atif.

‘’Günaydın kerhaneci, nabıyon?’’

‘’Uyuyordum abi, senin kitap sesinden uyandım.’’ Diyerek gözlerini ovuşturdu Sıtkı.

‘’Boş boş konuşma oğlum ya, saat on bir olmuş. Bende senin gibi zıbanıp yatsam akşama

kadar uyanırdım herhalde.’’

‘’Ya abi ilk gün bırak beni bari ya, git salonda malona oku… Oturmuşsun dibimde gülüp

duruyon ne bok buluyorsun o kitaplarda.’’

‘’Lan oğlum sana ne… İstersem burda okurum, salonda okurum sana ne.’’

‘’Abi okuyonda, her iki dakikada bir gülüp durma ya, o güzelim rüyamın içine ediyorsun…

Ben orda yan sınıftaki İrem’le sahilde uzanmış öpüşürken, o esmer tenine dokunurken… Bir

anda o boktan gülme sesin geliyor.’’

‘Lan her gün aynı rüyayı mı görüyorsun abaza herif. Allah’tan uyandırmışım seni, oğlum o

kızın ablasını tanıyorum… Bıyıkları vardı lan bildiğin.’’

‘’Ablasından bana ne abi, benim işim İrem’le. Yazda geldi zaten, çiçek alıp kapısına

dayancam, yada Facebook’ta dürtcem.’’

‘’Dürt bence oğlum, çiçek pahalı hem.’’

‘’Aman çok komiksin abi, görürsün sen… Birkaç gün sonra Beyoğlu’nda ben el elle gezerken

İrem’le, sen anca avucunun içine bakarsın.’’

‘’Sikitr lan… Hadi kalk kahvaltı yapcaz.’’

Diye muşamba sandalyesinden kalkıp, kardeşini kolundan çekiştirip mavi çarşaflı yatağından

kaldırmaya çalıştı. Direnmeye çalışıyordu küçük velet, abisine karşı koyamıyordu ama. Abisi

ondan yarım metre daha uzun, iri yarı, üniversiteliydi birde. İtip kalkıştan sonra Sıtkı abisine

artık büyüdüğünü göstermek istiyordu. Yarım metre küçükte olsa, karşı komşunun dambılı ile

on beş günde kol kası yapmıştı. Ona ufak bir el şakası yapıp boş anını bulmuştu. Ardından

saniyelik bir hamle ile kolundan çekip, yatağa sermeye başarabildi üniversiteli abisini. Stıkı

hemen anlık gururuyla gövde gösterisine devam edip bir bacağını kaldırıp abisinin göğsüne

koyup kilitlemeye çalıştı. Atif, küçük kardeşinin seyrine ve eğlencesine aldırmayıp ona

mahiyetliğini bildirmek istiyordu. Üstündeki kısa şortlu, hafif tüylü bacağı kaldırıp yatağın

dışına doğru itti. Sıtkı işin ehemmiyetini kavrayamamıştı daha. Gülüp eğlenmeye devam

ediyordu. Küçüktü ama o daha, nerden bilsin mahiyeti, ehemmiyet kelimelerin anlamını,

derinliğini. Atif, Sıtkı’nın bu umursamaz tavrını görünce öfkesi biraz daha su yüzeyine çıktı.

Taştı dolacaktı. Anne, babadan sonra çekirdek ailede otorite sahibi oydu. Bu hınç ile kardeşini

boğazından tutup, yastığına geri kavuşturdu.

‘’Karşı gelcen mi lan bana bir daha eşşoğlueşşek.’’

Olayın vahimliğini sezmeye başladı bu sefer küçük velet. Abisi çok sinirli gözüküyordu.

Dişlerini sıkıca birleştirip küfretmeye çalışıyordu Atif. Küfürleri anlamayınca, kendini

tutamayıp gülmeye başladı Sıtkı. Atif bu hareketi görünce, son devreye gelmişti artık. Sağ

elini Sıtkı’nın boynundan çekip, havaya kaldırdı. Sertçe bir sillemek istiyordu kardeşini… O

gülmeye devam ediyordu lakin… Atif kalın kara kaşlarını çatıp ürkütmek istiyordu onu, bir

nevi mesaj vermek istiyordu, ‘’Eşşoğlueşşek gülmeye devam edersen yicen tokatı.’’ Diye son

kez uyarmaya çalıştı küçük kardeşini, lakin o gülmeye devam ediyordu. Aklına birden Hukuk

Felsefesindeki hocası geldi, keçi sakalı, aynak yüzlü… Otoriteye karşı en güzel verilecek

cevap gülmektir, sevinin, sevin… Çünkü bunlar bize metadan arta kalanlardır diye uzun uzun

anlatmıştı. Kardeşinin de bu tavrını görünce örneğin birebir aynısını yaşadığını fark etti. Diğer

elini de kardeşinin boynundan çekip, yatağın baş kısmına oturdu. Birden gülmeye başladı,

siniri bozulmuştu artık Atif’in. Ne kadar çok sinirlense de kardeşinin o umursamaz

gülümseyişi her şeyi unutturuveriyordu. Ama ortada abilik gururu ve ihtişamı vardı, yedi

yıllık abilik gururunu ayaklar altına alıp bir kenara atamazdı. Tahtası yıllanmış yataktan

kalkıp, kollarını birleştirdi, göz bebeklerini havaya dikti.

‘’Kalk! Kahvaltı.’’

‘’Abi şu işi bir beceremiyon ya. Madem abilik yapıcan, birkaç lira ver de elini öpelim bari.’’

‘’Yok oğlum para mara… Aldığım üç kuruş zaten sana mı yedircem onu da?’’

‘’Ee öyle dayakla mayakla efendilik olmaz abi, efendilik parayla olur.’’

‘’Nerden öğreniyon lan bunları?’’

‘’Aziz Nesin’den.’’

‘’Sende mi kitap okuyon lan?’’

‘’Yok abi ya, hoca zorla okuturdu bu sene, mahvetti beni ya.’’

‘’Siktir et sen zoru moru, okumak güzeldir. Kalk oğlum ya kahvaltıya hadi. Oyalayıp duruyon

bana kızıyorlar sonra.’’

Elleri ile gözlerini ovuşturduktan sonra yatağından ağır bir şekilde kalktı Sıktı. Abisi ile

birlikte mutfağa doğru yol aldırlar. Bağrış çağrış sesleri geliyordu vardıklarında.

‘’Köye gidilecek Meryem.’’

‘’Sıçacam senin köy sevdana, yetti be. Çocukları alıp denize gitcez.’’

‘’Köy!’’

‘’Deniz!’’

.

.

..

..

Diye devam edip durdu anne babanın dil sürtüşmeleri. Sıtkı babasının sinirli olduğunu

görünce hemen abisinin arkasına saklandı. Mutfağın yanında olan salonun dibinde çömelmiş

dinliyorlardı abi kardeş. Abisinin pantolonun arka cebini çekiştirip durmaya başladı Sıktı.

‘’Ne var lan geri zekâlı, parmağını göt cebime sokup duruyon?’’

‘’Abi… Abi şimdi biz köye mi yoksa denize mi gideriz?’’

‘’Ne biliyim oğlum ya, dua ette denize gidelim. Deniz, kum, bira…’’

Abisinin söyledikleri hoşuna gidince dilini dudaklarının etrafında usulca gezdirdi.

‘’Abi bende içerim dimi?’’

‘’Ney içersin?’’

‘’Bira.’’

‘’Siktir lan. Ben ilk biramı on sekizinde içtim. Daha dört senen var.’’

‘’Abi… Yeme istersen beni, babam seni yedinci sınıftayken meyhaneden toplamamış

mıydı?’’

‘’Sus lan… Sus. Duycaklar bozuşcaz sonra gene. Her boku da biliyon anasını satıyım.

Babamı denize ikna edersek bakarız o zaman.’’

‘’Tamam abi. Birde şey abi… Sen işe gitmicek miydin bugün?’’

Kardeşinin soru mabındaki cümlesinden sonra saatine baktı, On iki ye geliyordu. İşe son

yarım saati kalmıştı.

‘’Oğlum Allah cezanı vermesin lan, geç kalcam yine…’’ Diyerek ayağa kalkıp, mutfak

kapısından içeriye daldı. Annesi ve babası didişmelerine ara verip, oğullarına baktılar.

‘’Oğlum saat kaç lan? Hayvan herif. Göt devirip yatıyon… Eşek başı mıyım lan ben, sabahın

zikinde kalkıyorum.’’

Başını hafif bükerek cevap verdi üniversiteli Atif.

‘’Kusura kalma baba. Geçen gün yorgundum, o yüzden uyanamadım.’’

‘’Ziktir lan. Boş boş konuşuyon….’’

‘’Yeter be Hüsamettin. Küfür etme koca çocuğa.’’ Diye parlayıverdi anne.

‘’Sana mı sorcam Pakize. Yetti ya. Oğlum sen adam olmican mı lan.’’ Diyerek ayağa kalkıp

Atif’in ağzına bir tokat yapıştırdı. Tokatın etkisi ile sağ dönen başını tekrar babasına doğru

çevirdi. Sol yanağındaki kızarıklık saniyeler geçtikçe iyice beliriyordu. Üniversiteli olarak…

Yirmi bir yaşında tokat yemek ona çok koydu. Küçükken çok dayak yerdi babasından ama o

zaman daha sivilcesi patlak bir yüze sahipti, şimdi ise o patlak sivilcelerin yerine sakalları

almıştı.

‘’Baba yetti be, kaç yaşıma geldim lan ben artık. Ne tokadı ne şiddeti. İnsan gibi konuş

benimle… Sen sabahın zikinde uyanıp da napıyon… Emekli olmuşsun, yataktan uyanıp,

buzdolabında bir bira açıp balkonda sigara içiyon. Bir bok yapıtğın yok. Benim o nakliye

şirketinde iflahım gidiyor be iflahım.’’ Diye söylemek istedi ama diyemedi üniversiteli Atif.

Babasının ağzında tüten Samsun 216’ya uzun uzun bakıp, sağ elini sigaradan rahatsız

olurmuşçasına kaldırıp hafifçe öksürdü.

‘’Anne bir isteğin var mı, ben çıkıyorum.’’

‘’Yok oğlum, iki lokma bir şey yeseydin bari.’’

‘’Sağol iştahım kaçtı…’’ Diye söylenip, arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı Atif.

Küçük kardeşi, büyük bir şaşkınlık içerisinde izliyordu olayı. İlk defa abisi babasına karşı

gelmişti. Normalde babasının bir dediğini iki etmeyen Atif, canının sıkıldığını belirtip restini

çekti. Dolaptan montunu ve ayakkabılarını alıp, kapının soyulmuş kolunu çevirirken

kardeşinin yüzüne baktı Atif. Salonun ve mutfağın arasında duran ayakkabılığın önünde

oturmuş melun melun bakıyordu. Başını kaldırıp son bir kez daha annesine bakmak isterken,

Hüsamettin bey ağzındaki sigara ile üstüne geliyordu, alnı buruşmuş, gözleri dumandan

yaşarmıştı. Kapının kolunu açıp gecekondu evlerinin önüne doğru fırlattı sigarasını

Hüsamettin bey. Ardından demir, buğulu camlı kapıyı sertçe kapatıp, Atif’in yüzüne bir fiske

daha yerleştirdi. Bu sefer kulağında hafif bir sağırlık hissi uyandı Arif’te. Dudağının bir

kenarı patlamış… Ardından gururlu bir şekilde tekrar babasına doğru döndü yüzünü.

‘’Sen kime artistlik yapıyon lan itoğluit.’’ Dedi babası. Saçlarından tutup duvara doğru

yapıştırdı bu sefer Atif’i. Yüzü iyice gerilmiş, gözleri kan budamıştı adeta Hüsamettin beyin.

‘’Adam olcan… Kalkacan sabahın köründe… İşin yoksa kahvaltıyı hazırlican… Ders çalış…

Ne bok yersen ye uyanacan o yataktan. Hukuk kazandın diye adam mı oldun lan pezevenk.’’

‘’Baba bırak işe gidicem.’’

‘’Söylediğime cevap ver lan.’’

Koşa koşa kapıyı açıp dışarıya doğru kaçtı Sıtkı, dayanamıyordu artık. Her gün kava gürültü.

‘’Söylediğime cevap ver lan it. Bana emir kipiyle konuşursan bir daha götüne sokarım o

kipi.’’

Sağ eliyle kanayan yarasını silip ardından elinin üstünde kalan kan izlerini pantolonuna silip

itmeye çalıştı babasını. Hafifçe bir dokunuş olmasına rağmen babası birkaç adım geriye doğru

sekeledi. Büyüdüğünün farkında değildi Hüsamettin oğlunun. Onu halen daha küfür edip,

ağzına sıçıp terbiye edebileceğini düşünüyordu. Biraz öteye doğru geriye gidince de şaşırıp

kaldı Hüsamettin bey. Sağ elini havaya kaldırıp babasına doğru tekrardan baktı Atif.

‘’Ben gidiyorum…’’

Deyip babasını bir kere daha itti. Gururuna yediremedi, Atif. Koskoca adam oldum, hayat mı

lan bu diye düşündü. Soyulmuş kapı kolunu açıp çıktı evden bütün öfkesiyle. Bahçe kapısına

geldiği zaman, arkasına dönüp baktı. Annesi mutfağın pembe örtülü mutfak masasında

boynunu bükmüş oturuyordu. Her gün bağrış, küfür… Babası gümrükten emekli olduktan

sonra, her gün kavga etmeye başladı. Kahveye gider… Taş çalıyorlar yada çay soğuk diye

kavga eder. İddia bayine gidip, at yarışı oynar, ardından kaybedince de atın yedi sülalesini

küfreder üstüne de iddia bayinin sahibini kuponu yanlış bastı diye döverdi. Ev ahalisi

sıkılmıştı artık Hüsamettin beyin bu hal ve hareketlerinden. Bu yüzden Atif her akşam annesi

ile birlikte oturup konuşurlar mutfakta ne yapabiliriz diye. İş bulmayı denediler ama

Hüsamettin bey bu yaştan sonra, ‘’Ne çalışcam lan, iki tane delikanlı oğlum var bakarlar

bana.’’ Diye uyarmıştı önceden.

‘’Aman siktir et ya.’’ Diye kafasındaki düşünceleri unutmaya çalıştı. Sıkılmıştı artık Atif

babasını düşünmekten. O onu hep tombul melek yüzlü babası olarak hatırlamak istiyordu.

Kendisine ve kardeşine gümrüğe takılan oyuncakları getiren, daha kimsenin bilmediği

gofretleri getiren insan olarak anmak istiyordu…

Minibüs durağına doğru geldiğinde, büfeye gidip bir sigara aldı. On dakika sonra kalkacakmış

minibüs. O arada bir sigara içip kendine gelmek istiyordu. Sıfır paketinden bir dal çıkarıp,

kanayan dudaklarının arasına yerleştirdi. Siyah mat çakmağı ile büzülmüş sigarasını yaktıktan

sonra başını havaya doğru kaldırdı. Dumanı burnundan verirken karşı kaldırımda Sıtkı’yı

gördü. Köftecinin taburesinde oturmuş çay içiyordu. Saatine baktı sekiz dakika vardı daha, en

iyisi kardeşinin yanına gidip onla konuşmaktı. Sigarayı avucunun içine alıp yürümeye başladı,

Sıtkı’nın çaprazında duran adam gittikten sonra karşısında bir kız oturduğunu fark etti.

Yüzünde bir gülümseme oldu, kardeşi ne ara tavladı bu kızı diye düşündü. Yanlarına

geldiğinde, kardeşini utandırmamak için yan masaya oturup bir ekmek arası söyledi. Sıktı sesi

fark eder etmez başını dönüp yeniden melun melun baktı. Ekmek arası isteyen kişinin abisi

olduğunu görünce sol elinde tüten sigarayı hemen ayağının altına alıp, spor ayakkabısı ile

söndürdü.

‘’Abi napıyon burda?’’

‘’Aha… Sende mi burdaydın Sıtkı.’’ Deyip karşısında oturan kız ile bir gülümseme ile

selamlaştılar.

‘’Abi sen işe gitmicek miydin?’’

‘’Gitcem oğlum… Minibüsün kalkmasına beş dakika var daha.’’

‘’Gidip yer kapsana abi, ayakta kalcan sonra.’’

‘’Boş ver de sen onu yanıma gelsene bi. İzninizle tabii hanımefendi.’’

Siyah, kıvırcık saçlı kız kolasından bir yudum aldıktan sonra ağzını kapatarak cevap verdi.

‘’Tabii… Estağfurullah. Ben burda bekliyorum Sıtkı sen git abinin yanına.’’

Masaya son beş lirasını bırakarak, ayağa kalktı Sıtkı. Sinirli bir şekilde abisinin yanına gidip,

karşı tabureye oturdu. Utancından dolayı, ellerini bağlamış bir abisine birde İrem’e bakıyordu.

Abisi de sigarasından her bir fırt çekişinde gülmeye başlıyordu.

‘’Abi ne gülüyon ya. Zaten kızın yanından gelip getirtirdin beni buraya.’’

‘’Sevgili mi yaptın lan kerhaneci?’’ Diye kahkaha atmaya başladı üniversiteli Atif.

‘’Abi kerhaneci demesene… Kız duycak rezil olcaz sonra. Abi ne işin var burda ya… Bak

minibüs kalkıcak şimdi. Koca götlü muavin oturdu yerine.’’

Arkasını dönüp baktı, pembe şapkalı minibüsün içi dopdolu olmuş yer bile kalmamıştı.

‘’O beni almadan gitmez zaten merak etme. Oğlum anlat ne ara sevgili yaptın lan, daha

sabahleyin çiçek alıp, dürtecektin?’’

‘’Yav sevgili fılan değiliz abi, ben evden kaçtıktan sonra baktım çay bahçesinde oturuyordu,

yanına gittim selamlaştım ardından davet ettim geldi. Abi Allah rızası için bok etme ya,

vallaha bak şu işe karşıma!’’

‘’Karışmam oğlum tamam… Allah Allah…’’

‘’Lan Atif gelsene be, mazot yakıyor la makine. Seni beklemekten götüm yosun tuttu lan

hadi.’’ Diye bir bağrış çağrış sesi geldi arkadan. Hızlı bir şekilde başını arkaya doğru çevirdi

Atif. Minibüsçü Ahmet abi bağırıyordu. Sarı yelekli, kara yüzlü, üç numara saçlı Ahmet abi.

‘’Abi geliyorum bekle… Vallaha iki dakika ya.’’

‘’Senin ben… İki kişi parası alcam senden Atif.’’ Diyerek camdan uzattığı başını tekrar,

arabanın içine soktu sarı yelekli Ahmet abi.

‘’Abi gitmeden bana bir onluk daha bıraksana… Para kalmadı ya. Kıza da ödettirmem,

biliyorsun beni.’’

Pantolonun sağ cebinde ki desteyi çıkardı, bir onluk bıraktı kardeşine, Atif.

‘’Abi bu para ne böyle.’’

‘’Oğlum dün aybaşıydı. Boş değiliz biz senin gibi çalışıyoruz.’’

Küllüğün yanında konaklamış on lirayı hızlıca cebine atarak. Abisine sevgi dolu sarılı verdi.

‘’Çok sağol abi… Çok sağol. Canımsın sen benim ya canım.’’

‘’Siktir lan… yağcı yavşak. Parayı görünce can olduk hemen değil mi?’’

‘’Abi, Ahmet abi geliyor sana doğru.’’

‘’Nerde lan?’’

‘’Arkana bak, levyeyle geliyor.’’

Ayağa kalkıp, arkasını döndü. Ağzında ince sigarasıyla paspal bıyıklı Ahmet abi levyeyle

geliyordu.

‘’Lan Atif… Ağzına sıçtım senin şimdi. Oğlum mazot yakıyor lan bu.’’

Sigarasından son fırtını alarak, alel acele küllüğün üstüne söndürdü.

‘’Abi geldim… Kusura bakma.’’

‘’Kusuru göstercem sana şimdi, gel buraya.’’

‘’Ahmet abi dur ya…’’ diyerek koşmaya başladı Atif. Ahmet abide arkasından küfür ede ede

levyesiyle birlikte koşuyordu. Büfecinin yanından U çizerek kapısına yapıştı minibüsün Atif.

Kan ter içinde kalmıştı, derin bir nefes alarak Ahmet abiye doğru baktı. Sakallarından terler

akarak, Atif’in kafasındaki bütün saç tellerine teker teker küfür ediyordu.

‘’Oğlum bir daha beni bekletirsen… Vallaha bak giderim bir dahakine.’’

‘’Kusura bakma Ahmet abi. Bir daha bekletmicem.’’

‘’Bin hadi bin, trafiğe kalcaz yoksa gene.’’

***

Paşanın dar sokakların sıyrılıp, oradan da Kennedy caddesine teşrif etti minibüs. Deniz bütün

ihtişamı ile göz kırpıyordu adeta insanlara. Güneş ışıltıları, dalgaların kıvrımları üzerinde

yıldız taneciği gibi parlıyordu. Minibüs tekerlekleri de bu eşsiz manzaranın eşliğinde

türkülerini çığırıp duruyordu. Gözü ve yanağı cama sıfır bir şekilde duran Atif’te deniz

manzarasına hayretler içinde bakıyordu. Ara sıra uyuşan yanağını minibüs kapısından çekerek

diğer yanağını koyuyordu. Arka tarafında duran tombul teyzede belirsiz bir yerden aldığı afiş

kağıdı ile yüzünü havalandırınca da, ufakta olsa nefes alabiliyordu Atif. Arka cebine

sıkıştırdığı Nokia 6300’ı çalmaya başladı. Tombul teyzeyi dirseği ile hafifçe dokunarak

uzaklaştırdı. Cebinden çıkarıp, baktı… Necmettin abi arıyordu. Nakliye şirketinin sahibi.

Açmak ile açmamak arasında kaldı, zaten sabah sabah tonlarca azar işitmişti… Yok en iyisi

açmaktı.

‘’Alo Necmettin abi.’’

‘’Alo da malo Atif… Nerdesin lan?’’

‘’Abi minibüsteyim, birkaç dakikaya ordayım.’’

‘’Oğlum işin başlamasına kaç dakika var lan… Burada iki kamyonet… Ebesinin nikahı

kadarda koli duruyor. Ben mi alıp taşıyım lan… Hem efendi hem insan mı oliyim? Yok yanlış

oldu hem efendi hem işçi mi oliyim lan söyle?’’

‘’Ya Necmettin abi, beş dakikaya ordayım… Tamam mı?’’

‘’Tamam tamamda… Her dakaya beş lira kesiyorum ona göre.’’

‘’Yav abi verdiğin ne kadar ki zaten beş lira kesiyon.’’

‘’Sana ne oğlum… İki dakika geçti, on lira.’’

Sertçe kırmızı tuşun üstüne basarak telefonu geri cebine koydu. Dışarıyı seyretmeye devam

etti ardından. Martılar minarelerin etrafında geziniyor, sevgililer sahil yolunda ele ele

yürüyorlardı. Hayat onlara güzeldi, martılara ve zengin insanlara. Sokak köpeklerine baktı,

her birisinin vücudunda yara bere izleri. Bazısı topal, bazıları da tek göze mahkumdu. Sokak

köpeği gibi sefil ama bir yandan da onun kadar asil görüyordu kendini Atif. Martılar öyle mi,

simit yemedikleri halde önüne atılan her simit parçasını yerler ve et yediklerini zannederler.

Zengin insanlarda böyledir. Mutluluk zannettikleri şey için önüne gelen bok çukuruna atlarlar,

mutluluğa erişemedikleri halde de kendilerini öyle gösterirler. Bu yüzden en iyisi bir sokak

köpeği kadar sefil ve asaletli olmak gerekir.

‘’Tophane!’’ diye bağırdı sarı yelekli Ahmet abi.

‘’Eyvallah abi.’’

‘’Geç kalma lan bir daha.’’

‘’Kalmam abi, merak etme.’’ Diyerek indi minibüsten Atif. Hızla yanından yol alan

minibüsün arkasından baktı ardından sağ sapıp yokuş aşağı yürümeye başladı. Cebinden

sigarasını çıkarıp, afili bir şekilde yaktı. Tophane’ye bayılıyordu. Her adım atışında, yepyeni

bir kapı açılıyordu sanki onun için. Binlerce çeşit insan, akla gelebilecek her türün yan

sanayisi itina ile bulunuyordu burada. En sevdiği yönü de aklından gitmeyen o meşhur

Tophane nargilesi… Usulca ıslatılmış tütünler, saatlik ömürlü nargile közleri, bir de üstüne

Boğaz manzarası eklenince… Beyoğlu’nun kızları var bir de tabii. İşte o zaman keyfe doyum

olmazdı. Birkaç defa akşam üstü uğrayabilmişti Nargilecilere, Atif. Her iş çıkışında yorgun ve

bitik olduğundan yarın geleceğim diye ümitleniyordu ama yok. Devri devran ediyordu böyle

erteleye erteleye. En sonunda Zeynep çağırdığında, çarkın arasına çomağı sokabilmişti Atif.

Bu yoldan geçince aklına hep Zeynep gelir üniversiteli Atif’in. Onu ilk defa bu yolda

görmüştü. İnce sarı kaşlı, kestane renkteki saçları ve unutulmaz olan masmavi, denizleri

aratmayan gözleri… İş çıkışında karşılaşmışlardı. Zeynep yokuş aşağı, Atif’te yokuş yukarı

gidiyordu. Yanında bir arkadaşı da vardı. O ise minibüsteki teyze gibi tombul, kalın kara

kaşlı, mayın tarlası olmaya çalışmış ama başaramamış cinsinde bir çehresi vardı. Atif,

Zeynep’i ilk gördüğü zaman çok heyecanlanmıştı, kalbi bir Alman yapımı motor gibi hiç

sektirmeden ve gürültüsüz bir şekilde atıyordu. O zamanlar daha sigaraya yeni başlamıştı, on

yedi yaşındaydı. Sigarayı çektikçe, aldığı bütün dumanı öksürterek geri veriyordu. İlk defa

Zeynep’i gördüğü zaman öksürememişti, heyecandandır her halde diye düşündü. Olduğu

yerde durup gidişini izledi. Nasır tutmuş elleri ile burnunu silerken aşık olduğunu anlamıştı,

hayatını, rüyalarını süsleyecek kız oydu diye düşünürken o Münevver şahsın yanındaki,

tombul kız arkasını dönerek Atif’e bakmıştı. Ardından,

‘’Ne bakıyon lan ayı.’’ Diye seslenivermişti. Zeynep ise hiçbir şey demeden Atif’in gözleri

içine bakıp, utangaç bir gülücük atıyordu.

***

‘’Lan hayvan herif, içeriye girsene. Oğlum kaç dakka oldu lan.’’

Atif, patronun sözünü hiç takmadan dışarıyı seyretmeye devam ediyordu. Buraya her

gelişinde, Zeynep’in yokuşu diye anımsar Arnavut kaldırımı.

‘’Lan geri zekalı.’’ Deyip Atif’in kafasının arkasına sertçe bir şaplak indirdi, Necmettin abi.

Şaplağın etkisi ile yere düşen sigarasını alıp, Necmettin abiye baktı.

‘’Abi niye vuruyon ki sen şimdi?’’

‘’Ulan birde niye vuruyor bana diyor… Siktir git işin başına. O kamyonun orda duran yetmiş

dört koli arkaya yüklencek… Hadi naş naş!’’

Sigarayı yere fırlatarak, siyah kundurası ile ezip, içeriye doğru yürüdü. İnce ceketini astıktan

sonra, kamyonete binip, aracı içeriye doğru getirdi. El frenini çekip, kontaktan anahtarı alıp

aşağıya indi basamaklardan. Önünde yetmiş dört tane koli vardı. Saatine baktı, bire çeyrek

vardı. Dört beş saate rahatça biterdi diye hesapladı. Ama bugün muhakkak Zeynep ile

buluşması gerekiyordu. Yurtdışından yeni gelmişti çünkü, Almanya’da erasmus ile yarım

senesini geçirmişti. Üç yıllın ardından ilk defa bu kadar uzun süre ayrı kalmışlardı. Zor geçti

altı ay ama geçti işte diye düşündü Atif. Aklına sevgilisi gelince, dünyayı umursamaz. Bir

yandan kolileri kamyonetin arkasına yükleyip bir yandan da akşam yemeğini nerde

yiyebileceklerini düşündü. Zaten parasının yettiği birkaç yer vardı, Kuru fasulyeci Neci,

İşkembe İsmail, Sultan köfte, Agora. Agora en iyisidir diye düşündü. Hem rakı içeriz bir

yandan da köfte yada balık…. Oh tamamdır.

Kolilerin yüklenmesi bittiğinde, telefonunu çıkarıp mesaj çekti hemen.

-Zeynep akşam Agora ya gidelim mi?

-Olur. Kaçta?

-Yedi de.

-Tamam.

Saatini tekrardan kontrol etti Altı olmuş. Minibüsle gitse geç kalırdı, taksi çok pahalı olur,

yürüyerek gitme ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. İnce ceketini alıp tahta

merdivenlerden patronun odasına doğru çıktı. Kapıya geldiğinde iki üç kere tıkladı ardından

içeriye girdi.

‘’Bitti mi işin Atif?’’

‘’Bitti be abi, teslimat ne zaman biter?’’

‘’Şimdi Remzi’yi aradım gelecek. Yakın ya Kocaeli’nde.’’

‘’Yevmiyeyi ne zaman alırım abi?’’

‘’Bu gece gelebileceksen veriyim, yoksa yarına hallederiz. He birde oğlum çok geç kalıyorsun

ya. Vallaha bak başkası olsa kapının önüne koymuştu seni. Zaten dört beş saat çalışıyorsun,

bari adam akıllı şu zamana uy be.’’

‘’Tamam Necmettin abi, geç kalmayız bir dahakine merak etme. Abi ben bugün gelirim ya,

şimdi Zeynep’le buluşcam. Ardından gelirim.’’

‘’Hadi bakalım, kolay gelsin sana.’’

‘’He abi ben unuttum sana söylemeye, senin işin yoksa şirket arabasını alabilir miyim?’’

‘’Oğlum ne sıfat takıyon arabanın başına, sonuna. Şirkete zaten bir tane araç var oda benim.’’

Vermeyi hiç istemese de, Hüsamettin’in oğlu olduğundan dargınlık olmasın diye vermek

zorundaydı. Çekmeceyi açarak, anahtarı uzattı Atif’e doğru.

‘’Oğlum en ufak bir çizik görürsem. Hiç acımam yalatırım o çiziğiyi sana eskisi gibi olana

kadar.’’

‘’Yav abi tamam be.’’

Anahtarı masanın üstünden alıp doğruca arabaya doğru gitti Atif. Hava kararmıştı, ay ışığı

meşrebine göre biraz kızgındı, Tophane sessizdi. Teypte ki tek kaset Ahmet Kaya’ya aitti.

İçine hafif göçük tuşun üstüne basarak, boynu bükük sigarasını yaktı. Yoğun trafiğin arasında

Zeynep’i düşünüyordu. Evlenmek istiyordu artık onunla, yaşı genç sayılırdı ama ev

ahalisinden sıkılmıştı. Kendi ayakları üstünde de duruyordu artık. Babası zaten beş kuruş para

da vermiyordu. En iyisi Agora’ya gittiklerinde rakısını fondipledikten sonra, karşısında diz

çöküp evlensene benle demekti diye düşündü. Galata köprüsünü geçtikten sonra Haliç-

Unkapanı- Paşa… Trafik felaketti bir Cumartesi akşamına yakışırcasına, Paşa’nın dar

sokaklarından İki bin yedi model Accident’i ile cebelleştikten sonra Zeynep’in evi önünde

durdu. Cumbalı bir evde oturuyordu Hukuk fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Zeynep. Babası

eski gazinocu, annesi eski bir İstanbul hanımefendisi, adı Maria. Ahmet Kaya şarkının

ortasına gelmişti, teybin siyah plastiğini biraz döndürerek sesi iyice açtı Atif. Çakmaklığın

yanında yer almış paketine baktı… Üçü sağlam birisi göt cebinde yamulduğu için üç buçuk

dalı vardı. Aralarından bir tanesini eksilterek, özel günlere sakladığı siyah mat zipposunu

çıkardı. Zipponun taşını iki üç kere döndürerek alevlendirdi. Ardından ince açık mavi

ceketinden 6300 modeli telefonunu çıkarıp Zeynep’i aradı.

‘’Alo Zeynep.’’

‘’Efendim Atif.’’

‘’Kapının önündeyim ben, hazır mısın?’’

‘’Bekle geliyorum hemen, çayı koyup aşağıya iniyorum.’’

‘’Tamam.’’ Diyerek telefonunu ceketinin iç cebine koydu, sigarasının küllünü arabanın yarı

açık camından dışarıya doğru attı. Birkaç dakika sonra, uzun beyaz bir elbiseyle cumbalı evin

kapısını kapatıp, arabaya doğru yürümeye başladı Zeynep. Magazin dergisinde görmüştü,

dişçi randevusunu beklerken… Kadınların giydiği elbise rengine göre, partnerine çeşitli

mesajlar verdiğini. Mavi- mutlu ve sevinçli olduğunu, sarı renk elbiselerde coşkulu

olduklarını… Beyaz bir elbisede ise gelin olmaya hazır oldukları. Sanki kader her şeyi denk

getirmek için bu anı bekliyormuş gibi… Babasıyla yaptıkları sabahki kavgayı unutmuştu bile.

Bütün dikkati Zeynep’i izliyordu. Saçların sonu hafif bir deniz dalgası gibi kıvrımlı, bir

kısmını arkaya doğru, geri kalan tarafını da öne doğru getirmiş. Yüzünde hafif bir makyaj

esintisi vardı ve gerçekten harika duruyordu. Karanlık olduğundan ojelerini tam seçemedi,

ama koyu bir renk olduğu belliydi. Ayakkabıları masal prensesleri gibi ince ve arka

kısmından zarif bir topuk ile süslüydü. Her adım atışında beyaz elbisesi, açık tenli

bacaklarından arasından bir bulut gibi süzülüyordu. Kısacası Zeynep harikaydı bugün, kaç

aydan sonra onun teninin kokusunu içine çekebilecekti. Doğru gün tam bugün diye düşündü

Atif. Zeynep arabının kapısına geldiğinde Atif’in dalgın bakışlarına bakıp, bir eliyle

dekoltesini tutarak cama doğru eğildi. Atif ise hiçbir tepki vermiyordu. Aynı şaşkınlıkla

izliyordu onu, aşık oldu ilk günkü gibi.

‘’Kapıyı açsana Atif, hava buz gibi zaten.’’

Yine aldırmadı bu cümleyi ilk başta, birkaç dakika sonra ancak anımsadı. Kapıların kilidini

açıp, izlemeye devam etti Zeynep’i. Arabaya bindiğinde, soğuktan üşümüş bacaklarını

ovalayıp, bacak bacak üstüne attı Zeynep. Ardından Atif’in yanağına bir buse kondurarak,

elinde duran sigarasını yaktı.

‘’Atif… Atif. Ne oldu elbiseyi mi beğenmedin?’’

‘’…’’

‘’Bak beğenmediysen gidip değiştiriyim.’’

‘’… Yok ya ondan değil… Şeyden… Zeynep sen bugün çok güzelsin.’’

Sigarasının küllünü arabada duran küllüğe atarak gülmeye başladı ve Atif’in yanağına bir

öpücük daha kondurdu.

‘’Sağol canım… Ne güzel beğendiysen.’’

‘’Zeynep şey… Sen bugün çok güzelsin be.’’

***

Balat’an yokuş aşağı inip, yedi yirmi dört açık olan kaçak bir otoparka park etti arabayı Atif.

Yıllardan beri tanıdığı bezirganbaşının eline bir beşlik verip yürümeye başladılar Zeynep’le

birlikte. Hava iyice soğumuştu. Zeynep, Atif’in sol kolunun içine girip, göğsüne yaslanmış bir

şekilde gidiyorlardı. Her fırsat buluşunda Zeynep’in kokuşunu içine çekip, gülümsüyordu

Atif. Çok özlemişti ona değer veren bir insanı. Sahil kenarına geldiklerinde açıkta, tek halatla

bağlanmış sandala baktılar. Agora burasıydı. Açıkta sallanan bir sandalın eşiğinde kurulmuş

dört beş tahta masa ve yanlarına eşlik eden iskemleler. Atif’in göğsünden sıyrılıp, sevgilisinin

nasırlı ellerini sıkıca kavradı. Deniz, rakı, balık, ay ışığı… Aşık olmak için başka ne gerekirdi

ki. İskemlelere oturup, Necati abiden bir otuz beşlik iki tanede mezgit tava istediler. Kollarını

ovuşturup duruyordu Zeynep, üstüne ceket almamıştı.

‘’Üşüdün mü Zeynep?’’

‘’Eh işte biraz…’’

Mavi ceketini üstünden çıkarıp, hemen Zeynep’in iki omzu arasına yerleştirdi Atif. Baktıkça

gülümsüyor… Neşesi yerine geliyordu.

‘’Zeynep biliyor musun… Ben kaç aydan beri bu hayalle yaşıyorum. Sen gurbette acılar

içindeyken bende sılada sana hasrettim. Dedim ki Zeynep gelse… İki mezgit tava söylesek,

ufak bir şişe açtırsak, karşılıklı sigaralar yaksak… Sol omuzundan İstanbul’u seyretsem. Tıpkı

şuan olduğu gibi. Özlemişim seni be Zeynep.’’

‘’Bende seni özledim…’’

‘’Tavalar tavalar, rakılar rakılar. Buyur Zeynep ablam, Oo Atif efendi yolunuz düşer miydi

buralara…’’ deyip rakıları ve tavaları garsonun elinden alıp tabureye güzelce yerleştirdi.

‘’Afiyetler olsun efendim. Bir isteğiniz olursa, ben şuracıkta bekliyor olacağım.’’

Necati abi yanımızdan ıslık çala çala gittikten sonra, Zeynep’in yüzünde küçük bir tebessüm

oluştu, Necati abiyi ve Agora’yı bu yüzden çok seviyordu. Küçük gülümsemesinden sonra sağ

bacağını sol dizinin üstüne koyarak, ince belli rakı kadehini doldurdu. Atif’te ona binayen

Mezgit tavasının üzerine limon dilimini usulca sıkı verdi. Ardından cebinden sigarasını

yakarak Zeynep’e baktı.

‘’Atif… Yemeğini yesene canım. Bugün sende bir gariplik var, bana bakıp duruyorsun öyle.’’

Sigarasını küllüğe bıraktıktan sonra, kadehini iki parmak kadar doldurdu.

‘’Seviyorum seni be Zeynep. Vallaha bak sen olmasan napardım bilmem. Tek dert ortağım,

sırdaşım sensin.’’

‘’…’’

Üç kadeh rakının ardından Atif ve Zeynep çakır keyif mertebesine ulaşmışlardı. Atif,

Zeynep’in her anını adeta hafızasına kazıyordu. Özlemişti onu, insan sıcaklığını,

samimiyetini… Rakısında ki son yudumu imbikleyerek, kadehini masaya sertçe kondurdu.

Bütün cesaretini toplayabilmişti. Alkolün verdiği duygu diye zannediyordu… Ama bunu

düşünmek için doğru zaman bu değildi, ya şimdi yada hiç.

‘’Zeynep evlensene benle.’’ Diye aniden söyledi.

Çatalı ve bıçağını, masanın üstüne bırakarak Atif’e baktı. Şaşırmadı fazla… Bekliyordu artık

üç yılın ardından ama böyle gelişeceğini de hiç tahmin etmiyordu. Yavaştan gözleri dolmuştu

ne diyeceğini bilmiyordu, gözlerinin neden dolduğunuda bilmiyordu, hüzünden mi … Kiraz

rengini arındıran tırnağı ile göz yaşını yanağının üstünde kurutup, gülmeye başladı. Atif, niye

böyle saçma ve ani bir çıkış yaptığının pişmanlığı içerisindeydi… Zeynep’in gülüşünü

gördükten sonra kendini toparlayabildi biraz, hemen rakı şişesinden iki parmak kadar daha

doldurup, sek bir şekilde dikti. Alkol midesini iyice bulandırmıştı, beyninde adeta havai

fişekler patlıyordu.

‘’Ne diyorsun Zeynep, evlenelim mi?’’

‘’…’’

Rakısının yudumunu dikleyip, masanın üstüne bırakarak koşmaya başladı hiç birşey demeden.

Kaşlarını hafifçe yumuşatarak Zeyenp’in koşuşunu izledi. Sessiz bir şekilde, gürültüsüz bir

hayır diye düşündü. Ne olup, bittiğine bir anlam veremedi üniversiteli Atif. Anlamsız bir

gidiş, sebepsiz bir düşünceye mahkum oldu. Ayağa kalkıp peşinden koşmak istedi… Vazgeçti

sonra. Her şeyin içine sıçtım diye geveleyip durdu.

‘’Yine bok ettik lan… Bok amına koyim bok.’’ Diyerek kadehini denize doğru fırlattı.

Ceplerine bakıp, telefon etmek istedi ama ceketin içindeydi. İnce mavi ceketin içinde…

Zeynep’teydi oda. İskemlesini geriye çekip ayaklandı. Taburenin üstüne yirmi lira bırakarak

çekip gitti. Ne yaptım lan yine diye düşünüp durdu. Lan birşey yapmadım ki, kötü birşey de

söylemedim… Ağzına sıçıyım lan amına koyim böyle hayatın diyerek yokuş yukarı yanlız

başına gitti. Arabaya bindiğinde Ahmet Kaya’yı açıp sigara yakmak istedi, ceplerini yokladı,

göt cebindeydi paketi… İki dalıda kırılmış. Camı açıp, paketi rakı kadehi gibi dışarıya salladı.

‘’Seninde amına koyim Camel… Ağzına sıçtığımın devesi.’’

***

Accident’i son gaz kökleyip, şirketin önünde el frenini çekerek durdu. Anahtarı kontaktan

çekip, hızlı adımlarla Necmettin abinin yanına gitti.

‘’Abi… Para geldi mi?’’

Ağzında tüten kahverengi puroyu küllüğün üstüne bırakarak çekmeceden zarfı çıkarıp, üzüm

tabağının yanına bıraktı.

‘’Buyur Atif.’’

Gözleri ağlamaktan dolmuş, niye ben ulan sorusu kafasını kemiriyordu… Yavaşça elini uzatıp

zarfı aldı.

‘’Abi telefonunu versene bi?’’

‘’Niye oğlum kendi telefonun yok mu lan?’’

‘’Abi! Telefonunu versene bi?’’

Purosunun dumanını burnundan solduktan sonra telefonu, köpeğe yem atar gibi uzattı.

‘’Sağol abi.’’

Numarayı hızlıca çevirip Zeynep’i aradı.

‘’Alo… Alo Zeynep…Zeynep!’’

‘’…’’

‘’Zeynep evlenirmisin benle?’’

‘’Siktir lan… Orospunun evladı. Ararsan bir daha ebeninkiyle inletirim seni. Kapat lan!’’

‘’Kimsin lan ibne!’’

‘’Ebenin amı. Zeynep’i unut lan. .. Zeynep meynep yok bundan sonra. Kapat!’’

‘’Zeynep’i ver lan orospu çocuğu… Zeynep! Evlen benimle Zeynep!’’

Tak diye suratına kapandı telefon Atif’in. Elli ayağı titriyordu sinirden. Telefonu masanın

üstüne bırakarak, yere çömelerek ağlamaya başladı. Hiçbir şey olmuyormuş gibi purosunu

tüttürmeye devam ediyordu Necmettin patron.

‘’Atif, niye ağlıyon…’’

‘’Abi, siktir et ben gidiyorum ya, sıçarım böyle hayatın içine. Ben birkaç günlüğüne

gelmicem abi, unut beni… Ne biliyim izinliyim işte.’’

Sağ dirseğini masanın üstüne koyarak bir yandan tüttürüp diğer yandan üzümleri avuçluyordu

Necmettin patron.

‘’Otur bi şuraya… Anlat Necmettin abine.’’

‘’Yok abi boşver ya, ben gidiyorum.’’

‘’Lan otur anlat dedik ne oldu Zeynep’ten mi ayrıldın?’’

‘’Sen nerden biliyorsun abi bunu?’’

‘’Ee oğlum sabahleyin yanıma geldi… O hanım kız.’’

‘’Yanına mı geldi… Abi ne diyon sen ya?’’

‘’He yanıma geldi. Müslüm dayının selamı ile.’’

‘’Abi Müslüm şu babası olan, eski gazinocu.’’

‘’Aynen o Müslüm. Acil bir taşınma işleri mi ne varmış. Kocaeli’nde yeni bir yer

açıyorlarmış.’’

‘’Bir daka bir daka abi… Sen şimdi… Benim şimdi taşıdığım o amına koduğum yetmiş dört

kolisi Zeynep’in babasına mı ait.’’

‘’Evet oğlum niye şaşırdın bu kadar?’’

‘’Abi bana niye söylemedin bunu, yakardım lan o kolileri.’’

‘’Para verdi. Zarfın içine bin lira koymuş susmam için. Kabul ettim bende. Napıyım oğlum

bin lira lan. Kamyonetin aylık mazot parası.’’

‘’Abi senin kamyonetine de, mazotuna da… Telefonu versene abi sen?’

‘’Al oğlum.’’

Tekrardan telefonu eline alıp numaraları hızlıca çevirip kulağına dayadı telefonu Atif.

‘’Alo Zeynep!’’

‘’Lan ibine sana arama demedim mi?’’

‘’Lan ibne babandır… Zeynep nerde lan?’’

‘’Zeynep yok.’’

‘’Naptın lan kıza piç herif, gebertirim lan seni. Kimsin lan sen?’’

‘’Müslüm. Eski müstakbel kayınpederin ibine.’’

‘’Zeynep nerde lan?’’

‘’Zeynep yok. Anana sor onu, o rüşvetçi babana sor pezevenk. Siz kimsiniz lan benim kızıma

orospu diyorsunuz. Konsomatris lan o.’’

‘’Kim dedi lan orospu diye… Annem, babam ne alaka Müslüm.’’

‘’Sabahın köründe anan çay bahçesine çağırmış kızımı tanımak için. Gittiğinde aşağılık

orospu diyerek kovmuş. Bu mu lan sizin aile terbiyeniz he. Zeynep meynep yok unut bundan

sonra. Kapat!’’

Telefonu kulağından yavaşça uzaklaştırarak Necmettin abinin eline koydu.

‘’Abi puron sönmüş.’’

‘’He sağol ya, bende çekiyorum çekiyorum niye duman çıkmıyor diyorum.’’

***

Günün son minibüsüne atladıktan sonra, Paşa’ya ulaşmıştı. Minibüsten indikten sonra tekel

bayisine girip üç tane fıçı aldı kendisine. İkisi yolun büyük kısmında bitmiş. Sonuncusu da

halen daha elindeydi. Evin önünde durmuş, ağlayarak birasını yudumluyordu. Bira bittiğinde

onu diğer karga çöplerinin yanına sallayarak bahçe kapısından içeriye girdi. Gecekondu

evlerinin önünde durup haykırmaya başladı.

‘’Çıkın lan dışarı… Rüşvetçi pezevenkler… Ahlaksızlar çıkın dışarı!’’

Atif’in bu sözünden sonra demir kapı dehşetle sallandı. Elinde onaltılığı ile Hüsamettin bey,

tülbentiyle Pakize, cep telefonu ile Sıtkı.

‘’Siz benim hayatımın içine sıçtınız tamam mı… Sıçtınız.’’

‘’Oğlum gir içeri konu komşu uyancak şimdi.’’ Diye alçak bir ses tonuyla Pakize hanım

oğluna uyarmaya çalıştı.

‘’Girmiyorum lan yetti.’’

‘’Bağırma lan anana pezevenk gir içeri, evde göstercem ben sana!’’

‘’Vur ulan. Vur rüşvetçi Hüsamettin. Bana çocukken getirdiğin o yeni model Çin malı

oyuncaklar haram zıkkım olsun. Allah kahretsin o gümrüğün, Müslüm’ünde.’’

Elindeki on altılığı beline sokarak, koşarak yanına geldi Atif’in.

‘’Gir lan içeri! Bak sokak ortasında ağzına sıçtırtma şimdi.’’

‘’Vur lan rüşvetçi. Rüşvetçi vur lan, birde sen vur.’’

Sağ elini geniş bir açıyla alarak sabahki gibi sertçe bir tokat indirdi oğluna Hüsamettin bey.

Sağa dönen başını babasına doğru çevirerek gözlerinin içine baktı Atif.

‘’Anam çağırmış Zeynep’i orospu diyerek kovmuş lan. Siz kimsiniz lan he, benim sevdiğim

kadına orospu diyorsunuz.’’

Hüsamettin bey, arkasına dönerek eşi Pakize hanıma baktı. Utanarak içeriye doğru kaçtı

ardından evin tek kadını.

‘’Oğlum anan anlattı bana, konu komşuya sormuş o karı önceden gazinolarda orospuluk

yapıyormuş. İyi yapmış anan. Bu mu lan sana verdiğimiz terbiye he! Orospularla sevgili

oluyorsun.’’

‘’Baba o karı dediğin Zeynep benim sevgilim tamam mı. İstersem orospularla birlikte olurum

ulan size ne. Hem o konsomatris, öyle birisi değil.’’

‘’Ulan ha konsomatris ha orospu ne farkı var lan. Gir içeriye şimdi konu komşu uyancak.

Evde sıçacam daha ağzına bekle sen.’’

‘’Girmiyorum ulan… Girmiyorum. Rüşvetçi Hüsamettin.’’ Dedikten sonra ağzının üstüne bir

şamar daha yedi Atif.

‘’Ağzını topla lan hayvan oğlu hayvan.’’

‘’Toplamıyorum ulan işte… Anlatıyım he her boku. Bağıra bağıra.’’

‘’Ne diyon oğlum sen?’’

‘’Kirayı vermemek için, anamı kaç kere buluşturdun lan ev sahibi ile he. Orospu kim

oluyormuş söyle lan Hüsamettin!’’

Belinden silahını çıkarıp Atif’in tam iki kaşının arasına dayadığı silahı Hüsamettin bey.

Silahın horozunu çekip, Sıtkı’nın kaçışını göz ucuyla izledi. Ardından oğlunun kara gözleri

içine bakarak sessizce tekbir getirdi.

‘’Şimdi senin ebeni siktim. Kelime-i şahadet getir itin oğlu.’’

***

Bira kapağını sahile doğru fırlatarak, hırçın koyulaşmış deniz dalgalarını seyretmeye koyuldu

Atif.

‘’Abi annem gerçekten öyle birşey yaptı mı?’’

‘’Yaptı oğlum. Allah belamı versin ki o rüşvetçi ibine baba dediğimiz adam zorla yaptırdı

bunu.’’

‘’Vay be… Peki abi sen nasıl öğrendin bunu?’’

‘’Nabican amına koyim he, öğrenip napcan mahalledeki çocuklara mı anlatcan.’’ Diyerek

birasından uzunca bir yudum aldı Atif. Sahilin gri beton zemini, yer fıstığı ve bir liralık

leblebi paketleri ile dolmuş. Yan yana sıralanmış bira şişeleri, üst üste dizilmiş sigara

izmaritleri ihanetin ve öfkenin ta kendisiydi.

‘’Doğru diyon abi. Abi bende bir yudum alıyım mı biradan?’’

Siyah tekel poşetinden soğuk bir bira şişesi çıkararak kardeşine uzattı. Tek başına, abisinin

yanında içebileceğinin mutluluğu ile kapağını tahta bankın üstünde açmaya çalıştı.

‘’Lan geri zekalı onun kapağı şu metal döndürme şeyi ile açılıyor.’’

‘’Ah sağol abi. Daha yeniyiz yani.’’

‘’Yav bi git Sıtkı ya.’’

‘’Abi çakmağın var mı?’’

Sağ yanında duran çakmağı uzatarak kardeşinin sigarasını yaktı Atif.

‘’Anlat lan Sıtkı, İrem’le aran nasıl?’’

‘’Abi evlencem galiba ciddi ciddi…’’

‘’Oğlum daha bugün tanışmadın mı?’’

‘’Abi her şey çok çabuk gelişti. Ne biliyim… Aniden böyle.’’

Birasını fondipledikten sonra, yenisini açıp kucağına yerleştirdi.

‘’Sen anlıyon lan bu işlerden… Söyle beyaz elbise ne anlama geliyor?’’

‘’Abi şimdi iki anlamı var… Magazin dergisinde okumuştum dişçideyken. Bir veda birde

evlenme anlamı.’’

‘’Ee oğlum aynısını bende okudum dişçide, sırf evlenme yazıyordu?’’

‘’Abi o okuduğun dergi şey dergisi… Bu sezon sonu millete kakalamaya çalıştıkları çakma

magazin dergilerinden. İki tane vardı orada. Abi o kadar kitap okuyorsun bilmiyor muydun

bunu gerçekten?’’

‘’Yok oğlum ya ne alakası var.’’ Diyerek birasından bir yudum daha aldı, ardından sigarasını

uzunca çekerek burnundan soludu.

‘’Kitaplarda aşk anlatılır oğlum, böyle bombok şeyler yazmaz.’’

Sigarasının izmaritini parmakları arasından denize doğru fırlatarak birasını fondipledikten

sonra geyirip, gözleri yaşardı çaylak Sıtkı’nın.

‘’Abi niye sordun şu elbise meselesini?’’

‘’Zeynep bugün yanıma geldiğinde, beyaz bir elbise giymişti. Saçları bal sarısı gibiydi.

Dudakları dolgun vişne kırmızısıydı. Onu öyle görünce bende evlenme teklif ettim.’’

‘’Vayy abime bak sen… Çakal… Ee ne dedi?’’

Birasındaki son yudumu imbikleyip boş şişelerin yanına dizdi Atif.

‘’Hiç bir bok demedi, çekip gitti öylece.’’

‘’Nasıl ya? Yüzük fılan almadın mı abi, yada yat kiralasaydın… Havai fişekler fılan.’’

‘’Oğlum taşşak mı geçiyon ya. Ne yüzüğü, ne yatı ne havai fişeği. Para mı var oğlum. Olsa

Boğazı satın alırdım lan. Adını değiştirip Zeynep yapardım.’’

‘’Ebenin şeyi abi sende… Hiç birşey demedi mi cidden?’’

‘’Yok oğlum demedi işte. İnadına mı soruyon sende.

‘’Peki abi napcan sen şimdi, babam hayatta almaz seni eve.’’

‘’Ne biliyim Sıtkı ya. Belki otobüse atlayıp Zeynep’in yanına giderim. Var ya babası

güvenmişti bana. Dedim Zeynep okuyacak, ben sahip çıkarım… Yok birileri geliyor, hayatın

ağzına sıçıyor. Giderim ya Sıtkı. Geberirim belki. Atarım kendimi denize. Ne biliyim Sıtkı ya.

Ama sana bak bir abi sözü, bu hayatta hiçbir şeyi ciddiye almican, vallaha bak. Ne diyor şair,

‘’Her şeyden biraz kalır. Kavanozda biraz kahve. Kutuda biraz ekmek. İnsanda biraz acı.

Instagram hesabımız kitapfoto

Your reaction

NICE
SAD
FUNNY
OMG
WTF
WOW

One thought on “Yaz Günü-Berk Bozbel

Bir Cevap Yazın